Neden İslami Etik? / Halid ZAHİR

iSLAMİ Yorum İçin Çeviren: Fatih Peyma

Bu makale, iş ve işle alakalı araştırmalara odaklanan bir akademik programda, İslami etik üzerine bir araştırma düşüncesini benimsemeyenlerin sorularına cevap vermek için kaleme alınmış bir makaledir. Pek çok önemli meseleyi gündeme getirdiği için bu konu burada yeniden ele alınıyor.

Bu makale beş bölüme ayrıldı. Birinci bölüm, neden etiğin incelenmesi gerektiğini anlatıyor. İkinci bölüm, bilhassa İslam etiğinin incelenmesinin ana prensiplerini irdeliyor. Üçüncü bölüm, iş dünyasında etik olarak davranmanın seküler ve İslami bakış açısından ana prensiplerini; dördüncü bölüm, etik olanla olmayanı belirlemek için benimsenen metodolojinin nasıl olması gerektiğini ve son bölüm, peygamberliğin, etik meselelerde en güvenilir mercii olduğunu ve bunun nedenlerini açıklıyor.

  1. Neden Etik Bilimi İncelenmelidir?

Neden etik bilimi çalışmaları, “İş İdaresi” programlarının parçası olmalıdır? Bu meselenin hem bireysel hem de toplumsal bakış açısıyla ilişkisi vardır. Bu bölümde, mesele toplumsal bakış açısından ele alınacaktır. Üçüncü bölümde ise konu, bireysel bakış açısından ele alınacaktır. Meselenin ardındaki endişe anlaşılabilir bir endişedir. Bir iş etkinliğine, öncelikli olarak kazanmak ve çoğu durumlarda kârı artırmak için girişilir ve buna karşılık etik davranış, bu hedefin takibinde sınırlamalar koyma eğilimine girer. Bu yüzden etik meseleler hakkında endişelenmek, iş etkinliğinin ruhuna aykırı görünür. Ticari işletmeler çoğu durumlarda, aynı sebeplerle bir ülkenin kanununu takip etmekten bile kaçınırlar. Bununla birlikte kanun, devlet mekanizmasının kuvvet kolları tarafından desteklendiğinden dolayı, çoğu durumlarda gönülsüz de olsa iş dünyasında pratik bir kabul görmektedir. Etik kuralların, devletin gücü tarafından desteklenmezse, pratikte pek de başarılı olması muhtemel değildir.

İş etiğini incelemenin mantığı şu gerçek içinde yatmaktadır ki, ticari teşebbüsler kâr elde etmek gibi dar hedefleri takip ettikçe, başkalarının menfaatlerini görmezden gelmeye başlarlar. Eğer onlar, kendi menfaatleri peşinde koşarken başkalarının menfaatleri hakkında dikkatli olmaya layıkıyla yönlendirilmeyecek olurlarsa, toplum bariz bir kayba maruz kalacaktır.

Yavaş yavaş yozlaşma devreye girecek ve ardından gelen kaos ve huzursuzluk, başarılı işadamlarının bile işlerinden elde ettikleri kazançlardan reel, uzun vadeli menfaatlerini ellerinden alacaktır. Bu sebeple, her zaman bireysel işlerin büyümesine imkan verecek etik olarak hassas bir iş çevresine sahip olmak faydalıdır.

Etik bilimini araştırmanın bir diğer sebebi de şudur ki, etik olarak tutarlı bir toplumdaki ülke kanunu, ağırlıklı olarak hükümlerini o ülkenin etik meselelere verdiği yanıtlardan elde eder. Yasaların temel alındığı pek çok prensip, doğası gereği etiktir. İş etiğini incelemek, bu yüzden, o ülkenin kanunlarının temel alındığı genel prensipleri inceleme girişimidir.

İş etiğinin neden ilgi-alaka hak ettiğinin bir üçüncü sebebi şudur. Böyle bir inceleme, bireylerin kâr amacı gütmek gibi dünyevi faaliyetlere başvururken bile daha iyi insanlar haline gelmesini sağlar. Çağdaş ekonomi eserlerinde bahsedilen ‘’iktisadi insan[1]’’ın ‘’rasyonel davranışı[2]’’ fikrinin altında yatan prensipler, abartılı bir şekilde sınırlıdır. İnsanlar ticari faaliyetleriyle meşgul olurlarken bile kârı artırmak gayesi güden ekonomik faillerden çok daha fazlasıdır. Onlar aynı zamanda etik olarak davranmak için değişen derecelerde içten gelen zorlayıcı isteklere ve dürtülere sahiptir. Başka bir deyişle, insanoğlunun ticari teşebbüslerinde oldukça bencil olduğuna dair düşünce, yaygın kabul görmüştür. Bu gerçek, insan anlayışının sığlığından kaynaklandığı için, pratikte hiç bir zaman evrensel olarak uygulanabilir bir kaide olarak görülmemiştir. Bu yüzden, ekonomik davranış konusunda, yazarlardan gelen ve bunun aksini iddia eden baskın önerilere rağmen takip edilegelen (ya da edilmesi gereken) prensipleri incelemek çok daha mantıklıdır.

  1. Neden İslami Etik?

Bazen oldukça zorlama da olsa ortaya atılan bir başka mesele de, etik bilimin genel prensiplerinin yerine İslami etiği üzerinde çalışma fikrinin ardındaki yargı ile alakalıdır. Böyle bir amaç için genel olarak ortaya konan mantık şudur. Güya İslami etik üzerinde çalışmak demek, anlaşmazlık çıkarmak anlamına gelirken, seküler seviyede etik bilimin prensiplerini incelemek, birleştirici bir hareketmiş(!)

Bir Müslüman’ın yine de, İslam etiğini seküler etiğe tercih etmesi oldukça mantıklıdır. Eğer İslam etiğini tercih etmiyorsa, Müslümanlık iddiası havada kalıyor demektir. İslami etiği inceleme fikri bir yana, iddiasında bir sorun var gibi gözükmektedir. İslam mesajı, müminlerden hayatın bütün alanlarında etik olarak davranmalarını ister. Aslında bir Müslüman için İslam etiği üzerinde bir çalışma, inancının gerektirdiği şeyi bilmek ya da imanını yeniden diriltmek için memnuniyet verici bir fırsat olmalıdır. Eğer doğru hareket üzerine, ayrıntılı olarak insanlığa rehber olmak için Allah’tan geldiği iddiasında bulunan bir mesaja inanan müminler, başka kaynaklardan doğru davranış prensiplerini incelemeyi seçerlerse, bu ne mantıklı ne de etik bir düşünce olur.

İslam etiğinin, etik bilimi üzerinde bir üstünlüğe sahip olmasının diğer bir sebebi, onun sağlamlığıdır. Kur’an ve Sünnet’in değişmez mesajı üzerine kurulmuş olan İslam mesajı, gelecek bütün zamanlarda, içinden etik davranış için sonuç çıkarılacak sabit bir temel sunar. Bu, neyin kabul edilebilir, neyin edilemez olduğu hakkında insanlara güvence verir. Bunun aksine, seküler metodoloji, sadece davranış şekillerinde değişim göstermez, aynı zamanda bu davranışın ardındaki prensiplerde de değişim gösterir. Dün tamamen kabul edilemez olan bir şey, bugün tamamen kabul edilebilir hale gelebilir. Böylesi değişken durumlar, şüphelerden muaf bir şekilde hareketlerini yerine getirecek olanlara güvence vermez.

İslami etiğin gayrimüslimleri bağlamayacağına dair düşünce oldukça haklı bir endişedir. Bununla birlikte, dini azınlık grubu olarak yaşayanlar daima zihinsel olarak kendilerini çoğunluğun fikrini tanımaya hazır hissederler. Herhangi bir topluluk, mensuplarının bir kısmından, kolektif ilişkilerinde tek bir hareket tarzını takip etmesini isterken, başkalarına da başka bir hareket tarzı sunamaz. Bu yüzden bütün vatandaşların, aynı fikirde olsalar da olmasalar da ülkenin kanunlarını takip etmeleri gerekir. Kaldı ki zaten azınlıklardan, İslami etiği zorla kabul etmeleri teklif dahi edilmez. Bu sadece dünya meselelerine bakışlarında İslami bakış açısını kavramalarına yardımcı olur.

İslami çalışmaların bir başka kolu olacağına inandıkları için İslami etiğe ilgisizlik gösterenler var. Bu yorumlar, yine de, pek fazla ilgi hak etmiyor, çünkü hem İslam’ın hem de etiğin doğasını kavramadan yapılan yorumlardır. Başka bir disiplin gibi, İslam etiği de kendilerine faydalı olacak yöntem için iştirakçilerinden az da olsa ilgi bekler. Bu ilgi, mesajın hakikatine olan imandan ya da Müslümanların dünyevi meseleleri yürütmek için doğru hareket tarzı olduğuna inandıkları şeyin ne olduğunu tanıyıp-bilmelerindeki samimi bir çabalarından ortaya çıkabilir. Eğer birinci sebep eksikse, ikincisi ilgi yaratmak için denenebilir.

  1. İnsan Neden Etik Olmalı?

Meselenin tekrardan hem seküler hem de İslami bakış açısından ele alınması gerekmektedir. Hiçbir dişe dokunur/faydalı çaba güçlü bir motivasyonel his olmadan üstlenilmez. İnsanlar farklı faktörlerden motive olur. Motive edici etkenler listesinde maddi menfaatler en tepededir ve etik davranış bu menfaatleri elde etme amacına aykırıymış gibi görülmekte ve takip etmesi güç olarak kabul edilmektedir. Yine de, insanlar için dini alanlarda olduğu kadar seküler alanlarda etik davranmaları için sebepler vardır.

Seküler bir alanda, erdemin kendi ödülünü beraberinde getirdiğini düşünen çok insan vardır. Başka bir deyişle, etik olarak iyi bir davranış, kendi içinde bir hedeftir. Bir insanın elde ettiği memnuniyetin zevki, etik olarak davranmaya devam etmek için yeterince güçlü bir motivasyonel sebeptir.

Etik olarak iyi davranışın neden arzulanabilir olarak görüldüğünün bir diğer sebebi de, çoğu durumlarda, onun maddi yönden yarar sağlamasındandır. İnsanlar, dürüstlükleriyle ve güvenilirlikleriyle bilinen iş adamlarıyla iş yapmak isterler.

Bir kimsenin ait olduğu topluluk, üyelerinden belli bir standartta davranış tarzı bekler. Alışılmışın dışında bir davranış topluluğun adına leke sürer. Bir topluluğa bağlı olma durumu, o topluluğun üyelerinin erdemli davranmaya kendilerini mecbur hissetmelerine sebep olmaktadır.

Dini alanlarda motive edici 2 güç vardır, her ikisi de aynı kaynaktan çıkar; bu da, Allah’a imandır. Allah’a imanla şekillenmiş düzgün bir İslami anlayış, bir müminden, bir yandan Allah’ın rızasını kazanmak ve diğer bir yandan cennete girmeyi hak edebilmek için erdemli ve etik davranışlar sergilemesini gerekli kılar.

Kur’an bir müminin iyi davranışının daima Allah’ın rızasını kazanma saikinden doğması gerektiğinin altını çizer. Müslüman’ın amacı dünyevi menfaat kazanmak değildir. Bu tabii ki, dünyevi kazançlar elde etme hedefinin, İslami olarak asla kabul edilemez olduğu anlamına gelmez. Yine de, bir hareketin etik ve erdemli olarak adlandırılması için, bu hareketin Allah’ın rızasını kazanma niyetiyle yapılması gerekmektedir. Bu niyetin sadece geleneksel olarak dini olduğu bilinen davranışlardan beslenmiş olması gerekmez, aynı zamanda etik olarak nitelenmiş olan bütün diğer davranışlarında da olması gereklidir. Etik olduğunu iddia eden ama farklı bir niyetten beslenmiş herhangi bir davranış, Allah katında reddedilecektir ve bu sebeple, Allah tarafından ödüllendirilmeye değer bulunmayacaktır.

Bir mümin için diğer önemli motive edici güç, Allah tarafından bu dünyada değil ahirette ödüllendirilmektir. Bir mümin ahirette daha iyi ödüller bulacağına inanarak, etik olmayan hareketlerden gelen dünyalık kazanımların zevklerinden ve kazanımlarından feragat eder. Müminlerin bütün hayatı ahirette sonsuz nimeti elde etme düşüncesiyle doludur.

Pek çok eleştirel insan, yine de, ahiretin kulağa bencil geldiğine inanır ve onun ahlaken kabul edilebilir motive edici faktör olduğu fikrini kabul etmezler. Bazılarına göre, Allah’ın rızasından başka herhangi bir amaç için hareket etmek çok sıradan bir şeydir. Yine bir başkalarına göre, Allah’ın rızasını kazanma düşüncesi hiçte etkili görünmemektedir. Onlara göre bir insan, sadece başkalarına iyiliği dokunmak için erdemli olmalıdır. Etik davranışı motive eden diğer bütün hedefler gerçek “özgecilik”[3] idealinin altındadır.

Bu itiraza cevap olarak bir insan çıkıp, “en ‘özgeci’ davranışta bile iyilik yapanın, yaptığı iyiliğin başkaları tarafından takdir edilmesi arzusu vardır ve sonuç olarak iyilikte bulunan birey, bir tatmin duygusu hissetmektedir” diye iddiada bulunabilir. Eğer iyilikte bulunan kimse, erdemli bir davranışta bulunurken memnuniyet hissi bile duymuyorsa, o insanın bunu yapmaya devam etmesi mümkün müdür? Eğer bu soruya cevap olumsuzsa, o zaman iç memnuniyet elde etme saiki ve Allah’ın rızasını kazanma güdüsü de aynı zamanda bencil hedefler olarak görülmelidir. Eğer diğer yandan, bunlar haklı-meşru hedeflerse (ki bir birey bunlar olmazsa hayırlı ameller yapmak için kendini mecbur hissetmez) o zaman diğer uhrevi hedefler de kabul edilmeye değer olarak görülmelidir.

Ahirette cenneti elde etme saiki, hiç bir şekilde maddi, bencil ve sıradan olarak tanımlanmamalı. O aslında, Allah’tan gelecek ve ölümden sonra başlayacak ve devam edecek bir hayatta sunulacak bir ödül vaadi üzerine temellenmiş bir saiktir. Bencillik bu dünyaya ait bir kavramdır. Oysaki bu hayattan sonraki bir ödüle duyulan istek, öbür dünyaya ait bir saiktir. Böyle bir istek bu dünyada neden bencil olarak görülsün ki?

Gerçekte bu, bir insanın ahiretin gerçek olup olmadığı konusundaki inancına bağlıdır. Eğer bir insanın düşüncesine göre, o gerçekse, sonsuz hayatta iyi bir yer elde etme için çabalaması en mantıklı davranış olacaktır. Eğer yine de, bu sadece insan hayal gücünün bir ürünü olsaydı, gerçekten de bu durumda, bir insanın bütün umutlarını buna endekslemesi çok saçma olurdu. Sonuç olarak bu, öncelikle bir insanın davranış şeklini ayarladığı hayatının doğru olduğuna, tüm kalbiyle inanması meselesinden başka bir şey değildir.

Ölümden sonra bir hayatın olmadığını varsayarsak, ahlaken doğru davranış, yaratılışın genel amacıyla çelişkili görülecektir. İşte ahret kaynaklı davranış fikrini destekleyecek bir diğer delil de budur. Eğer ahlaken doğru davranışa vadedilmiş bir cennet teşviki olmasaydı, böyle bir davranış (yani ahlaken doğru davranış fikri) en mantıksız insanların dışında kimseye dert olmazdı. Diğer yandan, eğer etik olan bir davranış ödüllendirilse, ancak o zaman bu takip edilmeye değer olarak görülecektir. Ahirette başarı, etik olarak doğru davranış için Yaratıcı tarafından bir ödül vaadinden başka bir şey değildir.

  1. Etik Olan Nedir, Etik Olmayan Nedir?

‘’Pratik önem’’ meselesi bir bireye ya da bir topluluğa neyin etik olduğuna, neyin olmadığına karar vermesine olanak sağlayan metodolojinin ve kaynakların tanımlanması ile ilgilidir. Aynı zamanda bu meseleyle bağlantılı olarak, seküler ve Müslüman topluluklar arasındaki yaklaşımda da büyük farklılıklar vardır.

Seküler bir toplumda, bu mesele gelenek ve sağduyuyla cevap bulur. Daha yerleşik-geleneksel toplumlar, direngen bir şekilde atalarının geleneklerine bağlanıp-kalma eğilimi gösterirler. Yine de, daha az geleneksel toplumlar içinde, sağduyu ve pratik yarar mantığı üzerine kurulu delilleri ortaya çıkararak, etik hakkındaki geleneksel görüşlere itiraz etmek için güçlü bir eğilim bulunur. Değişim süreci genellikle hızlı değildir. Yine de, değişim bir kez başladı mı fikirlerin değişmesi zaman alır. Değişim süreci; bir dizi faktörlere, onları temsil eden bireyin popüler olmasına, onların başındaki lidere, toplum üyelerinin yeniliklere açık olmasına, sunumun etkinliğine, egemen şartlara vs. bağlıdır.

Değişimi sağlayanların en başında filozoflar gelir. Onlar, geleneksel etik durumların temeline itiraz etmeye meyillidirler. Konuşma ve yazmadan ayrı olarak, değişimi meydana getirme amacı için benimsenen iletişim araçları, eldeki seçeneklere bağlıdır. Sürekli bir çabanın sonucu olarak, eski düşüncelerin yerini yenileri alır.

Değişim süreci çeşitli dirençlerle karşılaşır. Yeni bakış açıları ve iletişim araçlarında sürekli haber olan bir tartışma, bu araçları kontrol edenlerin sürekli desteğiyle yaygınlık kazanır. Eski görüşlere bağlılık ya ortadan kaybolur ya da daha az popüler hale gelir.

Bir kez, belli bir bakış açısı kabul görünce ve çoğunluğu etkilemeye başlayınca, ardından yeni görüşlerin kanunlaşması süreci gelir. Yine de bu, her zaman böyle olmaz. Bir etik prensibin yasal bir hal alması için, demokrasiyle idare edilen bir toplumda, milletvekillerinin çoğunluğunun onu, kendi menfaatlerine tehdit olarak görmeyip, ondan korkmamaları gerekmektedir.

Yukarıdaki tartışma, seküler bir toplumda etik meselelerin ele alınış tarzının genel bir tarifini göstermektedir. Etik çözümlerin süreklilikten yoksun olduğu oldukça açıktır. Hiçbir ahlaki durum, uzun süre konumunu koruyamaz. Dün etik olarak kötü olan bir şey, bugün çok da kötü görünmeyebilir ve yarın ise mükemmel şekilde kabul edilebilir hale gelebilir.

Dini bir toplumda sağduyu ve gelenek, etik sorulara karşı, tavırları etkilemede belli bir yere sahip olsa da, bunlar etik dünyaya hakim olan peygamberlik kaynağına boyun eğen şeylerdir. Bütün gelenekler ve sağduyu teklifleri, peygamberlerin öğretileriyle bağlantılıdır (ya da öyle olmalıdırlar). İslami bakış noktasından, bir insanın peygamberlik iddiasında bulunması, bazı belli başlı şeyleri gerektirir. Bunlardan en önemli olanı, kabul görmüş peygamberin, kendisine etik meselelere en doğru yaklaşım tarzını emretme hakkının verilmiş olmasıdır. Peygamberin konu hakkındaki öğretilerinin yorumlanması değişiklik gösterse de, peygamberliğin bilginin diğer kaynakları üzerinde nihai otoriteye sahip olması tartışılmaz bir gerçektir. Aslında dini bir toplumda, peygamberin öğretileri, Allah’ın öğretileridir ve bu yüzden diğer bütün öğretilere üstünlüğü tartışılmaz.

  1. Neden Peygamberlik?

Dini bir toplumda, bir kişi, yeni nesiller tarafından ona duyulan geleneksel saygıdan ötürü bir peygamber gibi tanınmaya başlanabilir. Ama sadece Allah’ın gerçek elçilerinin, sahip olduklarını iddia ettikleri ‘’statü’’ kabul edilebilir. Bunun neden böyle olması gerektiğine dair pek çok mantıklı sebep vardır. Peygamberlerin karakterleri, mesajlarındaki tutarlılık, getirdikleri mucizeler, kendilerinden sonra gelecek peygamberleri müjdelemeleri, getirdikleri mesajlardaki etkinlik, peygamberlik göstergelerinden bazılarıdır. Onlara, bir toplumun geleneksel davranış şekillerinden ötürü saygı duyulmakla kalınmamış, aynı zamanda onlar pek çok ferasetli mümin tarafından Allah’ın iradesinin gerçek temsilcileri olarak kabul görmüşlerdir.

Bir peygamberin karakteri daima dürüst ve erdemlidir. Allah’ın mesajını alır almaz aralarında yaşayageldiği halka ulaştırırlar. İnsanlar onun kusursuz bir karaktere sahip olduğunda hemfikirdir. Bir peygamberin görevine başlamasında bu ahlaki saygınlığın etkisi vardır. Hz. Muhammed, örneğin, halkı tarafından kendisinin en yüksek ahlaki seviyede olduğu doğrulanarak Safa tepesinden mesajını iletmeye başlamıştır.

Peygamberler, Allah’tan özel bir yardımla geldikleri için (mesajlarında zaten bu farklılık kendini gösteriyor) bütün diğer insanlardan fevkalade farklıdır. Diğer insanlardan farklı olarak, peygamberler bir kez ilahi vahyi almaya başladılar mı, getirdikleri dinin ne temel içeriğinde ne de mesajlarının niteliğinde herhangi bir değişiklik olmaz. Başka bir deyişle; kelimelerinde, pratiklerinde, peygamberlerin öğretilerinde mükemmel tutarlılık söz konusudur. Hiçbir dahi bu şekilde olağanüstü tutarlılık gösterdiğini iddia edemez. Aslında dahiler yaşadıkları sürece bütün diğer ölümlüler gibi, yeteneklerinde ve başarılarında benzer bir tedrici gelişme çizgisine sahiptirler. Örneğin, Hz. Muhammed’in hayatı, vahiy öncesi ve vahiy sonrası dönem diye ikiye ayrılabilir. Önceki döneminde, zamanının edebi faaliyetleriyle ya da entelektüel meşgalelerle ilgilenmeden asil bir adam olarak yaşadı. İlahi vahyi aldığında 40 yaşında olan Hz. Muhammed, 23 sene boyunca edebi kalitesinden hiç bir eksilme olmayan ilahi mesajı insanlara ulaştırmıştır. Böylece, Hz. Muhammed örneğinde, bizler, dahilerin aşamalı gelişim örneğinden farklı olarak, O’nun insanlara aktardığı şeyin, aldığı ilahi vahyin sonucu olduğu gerçeği dışında bugüne değin açıklanamaz olarak kalan bir saygınlık ve tutarlılık örneği buluyoruz.

Peygamberler, peygamberlik iddialarının doğruluğunu kanıtlamak için halklarına mucizeler göstermektedirler. Mucize, onu tecrübe edenleri şaşırtan, açıklanamaz bir olaydır. Peygamberin en son mucizesi Kur’an’dır. Peygamberin nübüvveti sonsuza kadar kalacağından Kur’an da sürekli mucize olarak kalacaktır. Eski peygamberlerin mesajları bu dünyanın sonuna kadar uygulanması söz konusu olmadığından, onlar tarafından getirilen mucizeler o dönemlere ait mucizelerdi. Buna rağmen Kur’an, gelecek bütün zamanlar için değişmeden kalacağını 15. sure 9. ayette bildirmiştir. Okuma yazma bilmeyen ve daha önce edebi meşgalelere herhangi bir eğilim göstermemiş birinin (Hz. Muhammed’in), aniden, Allah’tan aldığını iddia ettiği bir mesajı kendilerine takdim ediyor olması Mekke halkı için sıra dışı bir olaydı. O’na düşman olan ve O’nun iddiasını çürütmek için ellerinden gelen her şeyi yapan insanlar, Allah’tan gelen ve “eğer bu Kur’an’ın bizden gelen vahiy olduğuna inanmıyorsanız, o zaman O’nun bir benzerini getirin” çağrısına hiç bir zaman karşılık verememişlerdir (2/23). Edebi yetenekleriyle aşırı gururlanan o dönemin şairleri, bu çağrıya sessiz kalmışlardır. Bugün aynı Kitap, ne biçimi ne de içeriği gereği eskimediğinden dolayı halen mucize olarak kalmaktadır. En azılı Kur’an düşmanları bile zaman içerisinde değişim gösteren gerçeklerin değişen algılanış biçimlerine bakarak, Kur’an’ın herhangi bir ayetinin değiştiğini iddia edememişlerdir.

Pek çok peygamberin gelişleri, önceden müjdelenerek görevleri için hazır hale getirilmişlerdir. Aynı durum son Peygamber için de geçerlidir. Bu nedenle biz İncil’de, gelecekte Hz. Muhammed’in özelliklerini tanımlıyor gibi görünen birinin geleceğine dair referanslar buluyoruz (bkz. İncil, Deuteronomy 18/17-19 ve John 1/19-25).

Son olarak, bu, bir insanın peygamberlerin mesajını samimi bir şekilde okumasıdır ki, bu okuma o insanı, Kur’an’ın yaratıcımızdan olduğu kabulüne götürmektedir. Peygambere bütün kalpleriyle inananlar çoğu kez Kur’an okurlarken, iman olarak söz edilen güven hissi duyduklarını iddia ederler.

 

[1]  İktisadi insan; kendisine sunulan fırsata ilişkin mevcut bilgi altında önceden belirlediği olası en iyiye ulaşmaya çalışan, çoğu aza tercih eden, sürekli kâr amacı güden, tercihlerinde tutarlı birey.

 

[2]  Rasyonel davranış; karar alıcıların kendilerine belirli bir amaç veya hedef belirleyerek, tercihlerini bu amaca ulaşmak yolunda yapmalarını, kendi çıkarlarına göre hareket etmelerini tanımlayan iktisadi terim.

 

[3]  Özgeci; çıkar gözetmeksizin başkalarının iyiliği için özveride bulunmayı bir ilke olarak benimseyen kişi.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir