Nükleer Enerji ve Enerjinin Geleceği / Tamer ATAÇ

Print Friendly, PDF & Email

Nükleer ya da bir başka deyişle atom kavramı, insanlığın gündemine insanlığın acılarla yoğrulmuş tarihinin insanlık açısından dip yaptığı, insanlığın birbirine karşı en acımasız yöntemlerle yok etme faaliyetinde bulunduğu, 2. Dünya Savaşı’nın bitim düdüğü olan 6 Ağustos 1945 tarihinde Japonya’nın Hiroşima, 9 Ağustos 1945’te Nagazaki kentlerine atılan bombalarla girdi. Bu iki saldırıda tam 360 bin kişi öldü yüz binlerce insan patlamadan kaynaklanan radyasyon sonucunda sakat kaldı. Onlarca yıl radyasyona bağlı çevre kirliliği ve buna bağlı olarak canlı yaşamda mutasyonlar gelişti. Nükleer enerji, ilk olarak 1896 yılında Fransız fizikçi Henri Becquerel tarafından kazara, uranyum maddesinin fotoğraf plakaları ile yan yana durması ve karanlıkta yayılan X-Ray ışınlarının fark edilmesi ile keşfedilmiştir.

Nükleer enerjinin esasını oluşturan atom eski Yunanca kökenli olup, parçalanmaz anlamına gelmektedir. Atom minerallerin en küçük parçası olup, onun karakterini belirler ve kendisini oluşturan bir çekirdek ve onu çevreleyen elektronlardan oluşur. Atom çekirdeklerinin parçalanması sonucunda büyük bir enerji açığa çıkmaktadır. Ağır atom çekirdeklerinin nötronlarla bombardımanı sonucunda bu çekirdeklerin parçalanması sağlanabilir; bu tepkimeye “fisyon” adı verilmektedir. Her bir parçalanma tepkimesi sonucunda açığa fisyon ürünleri, enerji ve 2-3 adet de nötron çıkmaktadır.

Uygun şekilde tasarlanan bir sistemde tepkime sonucu açığa çıkan nötronlar da kullanılarak parçalanma tepkimesinin sürekliliği sağlanabilir (zincirleme tepkime). Bunun haricinde hafif atom çekirdeklerinin birleşme tepkimeleri de büyük bir enerjinin açığa çıkmasına sebep olmaktadır. Bu birleşme tepkimesine “füzyon” adı verilmektedir. Bu tepkimenin sağlanabilmesi için atom çekirdeğinde bulunan artı yüklerin birbirini itmesinden kaynaklanan kuvvetin yenilmesi gereklidir. Bu nedenle çok yüksek sıcaklığa çıkılan sistemler kullanılmaktadır. Çok yüksek sıcaklıkta yüksek enerjiye ulaşan atom çekirdeklerinin çarpışması ile füzyon tepkimesi sağlanabilmektedir. Fisyon ve füzyon tepkimeleri ile elde edilen enerjiye “çekirdek enerjisi” veya “nükleer enerji” adı verilmektedir.(1)

Nükleer bomba ile nükleer enerji arasındaki farkları şöyle sıralayabiliriz.

Tüm ticari enerji kaynaklarını göz önüne aldığımızda, (fosil kaynaklar, nükleer enerji ve yenilenebilir enerji kaynakları) dünyada her gün 230 milyon varil petrol eşdeğeri enerji tüketildiğini söyleyebiliriz. Bu tüketimin 200 milyon varili fosil (hidrokarbon türevleri) yakıtlardan karşılanıyor. Dünya enerji tüketimi; petrol, doğal gaz ve kömür birlikte düşünülürse, yüzde 90’lık oranın fosil kaynaklar olduğu görülür. 1950’den beri dünya nüfusu 2,5 kat artarken, enerji talebi 7 kat arttı. Hem fosil yakıtların fiyatlarında reel artış yaşandı, hem de gittikçe artan insan nüfusu enerjiyi günlük yaşamında kullanmaya başladı.(2)

Farklı kuruluşların projeksiyonlarına göre dünyada kalkınmacı ve büyümeye yönelik model devam ettiği sürece 2030 yılına kadar dünya enerji talebinin mevcut tüketim seviyesinden yüzde 40 kadar artması bekleniyor. Bu enerji ihtiyacının karşılanması daha fazla termik, hidroelektrik ve nükleer santrallerin kurulması anlamına gelmektedir. Fosil yakıt olarak isimlendirilen petrol rezervlerinin 2050, doğal gaz rezervle-ri-nin 2070 ve kömür rezervlerinin de 2150 yılları civarında tükeneceği öngörülmekte olduğuna göre yeni enerji kaynakları olarak nükleer enerji ve yenilenebilir enerji kaynakları önümüzdeki dönemlerde öne çıkacak olan enerji kaynakları olarak karşımızda durmaktadır. Stratejistler içinde bulunduğumuz yüzyıldaki bütün savaşların kökeninde ülkelerin “birincil enerji kaynakları rezervlerine ulaşma hedefi” olduğunu tespit etmiş bulun-mak-tadırlar.. Ekonomik açıdan güçlü ülkelerse daha uzun vadede enerji kaynak-larını değil de enerji üretiminin tekelini ellerinde tutmak üzere ulusal stratejiler geliştirmekte ve yeni enerji türü üretimi araştırmalarına büyük yatırımlar yapmaktadırlar. Nükleer enerjide bu araştırma ve uygulamalardan payını almaktadır. Dünyada halen 30 ülkede, 438 nükleer santral reaktörü enerji üretiminde kullanılırken, 42 nükleer santral inşa aşamasında bulunuyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) verilerine göre, küresel düzeyde kurulu gücü 371 bin 562 gigavat (gw) olan 438 nükleer santral, söz konusu 30 ülkenin ürettiği enerjinin yüzde 17,71’ini sağlıyor. Bir başka deyişle, nükleer santrale sahip ülkeler ürettiği enerjinin yüzde 17,71’ini bu santrallerden elde ediyor.

Dünyada kurulu 439 nükleer santralin 272’si (yüzde 62) sanayileşmiş 7 ülkenin oluşturduğu G-7 ülkelerinde yer alıyor. G-7 üyesi ülkelerden İtalya’da nükleer santral bulunmaz iken,
Fransa’da 58, Almanya’da 17, Japonya’da 54, ABD’de 104, İngiltere’de 19 Kanada’da 18 santral var. Sanayileşmiş 6 ülkede bulunan 272 nükleer santralden elde edilen 254 bin 365 mw enerji, dünyada kurulu gücü 371 bin 562 mw olan 438 santralden elde edilen enerjinin yüzde 68’ini oluşturuyor. Söz konusu ülkelere Rusya’nın da eklenmesi halinde 7 ülke toplam kurulu gücün yüzde 74,3’ünü elinde bulunduruyor. ABD, dünyada en fazla nükleer santral reaktörü ve en fazla kurulu güce sahip ülke konumunda. ABD, 104 reaktör ile toplam 439 reaktörün yüzde 23,7’sini, 100 bin 583 mw olan kurulu güç ile toplam gücün yüzde 27,1’ini elinde tutuyor.

Dünyada elektrik enerjisi üretiminde nükleer enerjiden en fazla yararlanan ülke sıralamasında Fransa ilk sırada yer alıyor. Söz konusu 30 ülke arasında Fransa, ürettiği enerjinin 76,18’ini nükleer enerjiden elde ederken, ikinci sırada yüzde 72,89’luk pay ile Litvanya bulunuyor. Halen küresel düzeyde 36 bin 988 megavat (mw) gücünde 44 nükleer santralin inşasına devam ediliyor. Verilere göre, Arjantin, Finlandiya, Fransa, İran, Pakistan ve ABD’de birer reaktör, Bulgaristan, Japonya ve Ukrayna’da ikişer, Çin’de 11, Hindistan’da 6, Güney Kore’de 5 ve Rusya’da 8 nükleer reaktör inşa aşamasında bulunuyor.(3)

Nükleer Enerji Üretimi ve Çevresel Etki Değerleri

Nükleer santrallerin çevre üzerindeki etkileri uranyum ve toryum çıkarma, yakıt hazırlama, zenginleştirme, üretim, kullanılan yakıtın yeniden işlenmesi, depolanması ve işletme ömrü bitip kapatılan reaktörlerin sökülmesi sırasında ortaya çıkmaktadır. Nükleer santrallerde kullanılan uranyum ve toryum cevherlerinin çıkarılması ve işlenmesi esnasında düşük ışımalı atıklar yayılmaktadır.(4)

Nükleer santrallerden çevreye olabilecek en büyük etki bir kaza sonucu büyük miktarlarda radyoaktif maddenin çevreye yayılmasıdır. Geri döndürülemez sonuçlar üretebilen bu kazalar insanlığın başına da ciddi sorunlar açmaktadır. Nükleer santrallerden yayılan gaz ve sıvı radyoaktif atıklar önemli çevre sorunları yaratmaktadır. Ancak, olası kaza durumunda radyasyonun çevreye olan etkileri kazanın şiddetine, reaktörün tipine ve reaktör dış emniyet sistemine göre değişmektedir Bunun yakın örneği Çernobil ve Fukushima Daiichi nükleer santrallerinde yaşanmıştır. Arkasında yüzlerce ölü ve binlerce yıl etkisini gösterecek radyasyon kirliliği bırakan bu kazalar nükleer enerji üretiminin risk değerlerinin fosil yakıtlarla yapılan üretimden düşük olduğu tezlerine ağır darbe vurmuştur.

Nükleer santraller konusunda en başarılı olduğu söylenen bir ülkenin yaşanan bir doğa felaketinde nükleer santrallerde kontrolü kaybetmeleri nükleer enerji taraftarları ve lobilerini oldukça zora sokmuştur.

Nükleer santrallerde birinci önceliğin güvenlik olduğu muhakkaktır. Nükleer santralleri tehdit eden sadece doğal felaketler değildir. Doğal felaketlerin dışında yaşanacak konvansiyonel savaşlarda ülkelerin birbirlerinin enerji kaynaklarını yok etmeye yönelik saldırıları sınırları aşan radyasyon kirlenmelerine yol açacaktır.

Nükleer santraller belirli coğrafi özellik taşıyan yerlerde kurulmak zorundadırlar. Bu zorunluluk pazar ve soğutma suyuna yakınlıktır. Bu nedenle deniz ve göl kıyıları, haliçler, büyük akarsu kıyıları uygun coğrafi mekanlardır. Pazar konusunda ise sanayi bölgelerine yakınlık önemlidir Deniz ve akarsulara yakınlık yaşanan doğal felaket ve kaçaklarda nükleer kirliliğin bu alanlara bulaşmasıdır. Bu kirlilik bilindiği üzere gerek ışınlama ile gerekse bitki ve deniz ürünlerinin yenmesi sonucu besin zinciri içinde insanlara geçmektedir. Gerek ışınlama ile gerekse bitki ve deniz ürünlerinin yenmesi sonucu radyoaktif maddelerin (sezyum ve stronsiyum) yarı ömürleri uzun olup (28 yıldan fazla) vücuttaki tabi elementlerle kimyasal benzerlikleri bulunduğundan insan vücudunda birikmesi söz konusudur. Örneğin, kalsiyumun kemik oluşumunda potasyumun da çeşitli hücre fonksiyonları ile ilişkisi bulunmaktadır. Kimyasal olarak da stronsiyum kalsiyum ile sezyum ise potasyum ile olan benzerliklerinden dolayı bu maddeler, alınan besinlerle vücutta birikerek çeşitli kemik hastalıkları ve kemik kanserine sebep olmaktadırlar. Radyoaktif serpintiler sonucu toprağın bu atıkları emmesi ve toprakta yetişen bitkilerin doğrudan yenilmesi veya bunları yiyen hayvanların et ve sütünün besin olarak alınması ile insan vücudunda radyoaktif maddeler birikmiş olacaktır. Yine atmosfere yayılan radyoaktif gazlar bulutlardan ışınlama ile veya gıda zinciri ile insanlara bulaşmakta ve insan sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir.(5)

Dünyada büyük bir muhalefet dalgası nükleer karşıtlığını yürütmektedir. Greenpeace, Yeşiller hareketi, Antinükleer hareketi gibi hareketler nükleer enerjinin risklerinin büyük olduğu nükleer santraller başta olmak üzere tüm nükleer faaliyetlerin ters giden bir durumda (Deprem, Tusunami, Kazalar, Savaşlar v.s)  geri döndürülemez felaketlere neden olacağını ifade etmektedirler. Ayrıca nükleer enerjinin hammadde yan sanayi ve yüksek teknoloji ile bağımlılık zinciri oluşturacağı, bu zincirin ise ülkeleri bağımsız hareket etmekten alıkoyacağını, nükleer enerjiden vazgeçmekle ortaya çıkacak boşluğun yenilenebilir enerji kaynaklarıyla doldurulabileceğini ifade etmektedirler.(6) Burada İran’a nükleerden vazgeçmesine yönelik baskının, önceleri nükleer enerjiyi düşünmeyen bölge ülkelerinin (Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır) İran karşısında stratejik olarak kendilerini dengelemeye çalışmaları sonucunda nükleer enerjiyi telaffuz etmeleri, yeni dönemde bölgenin dünyanın enerji açısından fosil yakıtlardan çıkma sürecinde tekrar küresel enerji ağına nasıl bağlandığını da göstermektedir. İnsanoğlunun bir türlü vazgeçmediği parametrelerden birisi de tüketilen enerjide görülen büyüme aşkıdır. Bu aşkın ön kabulleri sorgulanmadan nükleer enerjiye karşılık ikame edilecek enerji kaynakları olarak yenilenebilir enerji kaynaklarını göstermek, insan-enerji ilişkisinin uyuşturucu bağımlısı ile morfin arasındaki ilişkiye benzetmek mümkündür. Daha fazla enerji daha fazla mutluluk, daha fazla enerji daha fazla mutluluk ve sonuçta altın vuruşla yıkım ve geri döndürülemez son. Özet olarak söylersek daha çok enerji demek daha fazla tahribat ve yok etme faaliyeti demektir.

Nedir bu yenilenebilir enerji kaynağı? Genel olarak, yenilenebilir enerji kaynağı; enerji kaynağından alınan enerjiye eşit oranda veya kaynağın tükenme hızından daha çabuk bir şekilde kendini yenileyebilmesi ile tanımlanır. Örneğin, güneşten elde edilen enerji ile çalışan bir teknoloji bu enerjiyi tüketir, fakat tüketilen enerji toplam güneş enerjisinin yanında çok küçük kalır. En genel yenilenebilir enerji şekli güneşten gelendir.

Yenilenebilir enerji kaynakları olarak güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, deniz dalgalarının enerjisi, Biomas gibi enerji kaynakları bulunmaktadır. Bu enerji kaynaklarının nükleer enerjiye nazaran çevre açısından daha risksiz olduğu bir gerçektir. Ancak üzerinde daha az çalışılmış olmasından dolayı bir takım teknik yetersizlikler yaşandığı muhakkaktır. Örneğin kesintili olması, depolanma ihtiyacı duyması gibi; ama burada asıl sorun, çeşitliliği ve bağımsızlılığı nedeniyle küresel enerji ağı oluşturmaya müsait olmaması, küresel enerji politikalarının ibresini nükleer enerjiye doğru yöneltmektedir. Önümüzdeki süreçte tüm nükleer karşıtlarının çabasına rağmen yenilenebilir enerji üretimi önündeki sorunlar, büyüme putu ve küresel enerji ağı egemenliği dolayısıyla nükleer enerji arayışları güç kazanacaktır. Nükleer enerji taraftarları ve karşıtlarının enerji üretiminin ekonomiklik, sürdürülebilirlik açısından avantaj ve dezavantajlarını ortaya koyarken konunun zayıf ve güçlü yanları olmaktadır. Asıl burada sorun, sürdürülebilir kalkınma ve büyüme modeli olduğu bir gerçektir. Nükleer enerji ile yenilenebilir enerji arasında gidip gelen tartışmalar, artan enerji ihtiyacının daha nereye kadar süreceğini gündem etmemektedirler. Sonu gelmez büyüme modelleri, masallarda anlatılan yedikçe büyüyen büyüdükçe daha fazla yiyen doymak bilmez bir canavarı andırmaktadır.

 

Kaynakça

  1. Türkiye Atom Enerji Kurumu (http://www.taek.gov.tr/bilgi-kosesi/nukleer-enerji-ve-reaktorler)
  2. (Özemre, Bayülken, Gençay 50 soruda Türkiyenin enerji sorunu)
  3. (International Atomic Energy Agency, http://www.iaea.org/programmes/a2/)
  4. Enerji Kaynaklarının Kullanımı Ve Çevreye Etkileri Say.6 Kadıoğlu, Tellioğlu
  5. Enerji Kaynaklarının Kullanımı Ve Çevreye Etkileri Say.7 Kadıoğlu, Tellioğlu
  6. Greenpeace.org.Nükleersiz Gelecek

 

Check Also

İslam Günümüz Dünyasına Ne Öneriyor? / Nuri Yılmaz

Hayat uzun bir yol gibidir, sürekli farklı ortamlardan ve farklı şartlardan geçer. Ortam ve şartlar ...

Adalet Üzerine / M. Kürşat Atalar

“Bu makale yazarın, ‘On Tez’ isimli kitabından alınmıştır. İlk olarak ‘İktibas Dergisinde’ yayınlanmıştır.”   Adalet, ...

Kur’an’da Adalet Kavramı / Nasr Hamid Ebu Zeyd

iSLAMİ Yorum İçin Çeviren: Fatih Peyma Bu konuşma, “Kültürlerarası Felsefe Forumu 3 (2001)”te gerçekleştirilmiştir.   ...

One comment

  1. cok guzel özetlemişsiniz Allah razı olsun.Yalnız bir sorum olacaktı.Bugun stratejıstler fosıl kaynaklarının yakın zamanda tukenecegını ve onumuzdeki yy. dunya savaslarınında devlelerin artık kuresel enerjı kaynaklarına ıhtıtyac duyacagını soyluyor.Fosıl yakıtları bıtecegıne ve yenilenebılır enerjı kaynaklarının da kuresel olamayacagı goz onunde bulundurulursa nukleer enerjı kacınılmaz bır hal almayacak mıdır?