Örnek Neslin Hayatında Kur’an’ın Yeri ve Ondan Yararlanma Biçimi / Seyyid KUTUB

Bu makale; Seyyid Kutub’un Kur’an konusundaki yaklaşımına ışık tutabilmesi için ‘Yoldaki işaretler’ kitabının “eşsiz bir kur’an nesli” konusuna, “İslam düşüncesi ve kültür” konusundan alıntılar yapılarak oluşturulmuştur.

Her zaman ve her yerde İslam davetçilerinin üzerinde dikkatle durmaları gereken tarihi bir gerçek vardır. İslam davetçilerinin bu gerçeğin önünde uzun uzadıya dikilmeleri gerekir. Çünkü gerek davetin metodunda ve gerekse davete yönelişinde bu gerçeğin kesin etkisi olacaktır.

Bu dava, İslâm ve insanlık tarihinde eşine rastlanmayan, sahabe nesli gibi seçkin bir kuşağı insanlar arasından ortaya çıkarmış bir davettir. Tarihî süreç içerisinde bu evsafta ikinci bir kuşak yetişmedi… Evet, tarihte bu neslin yaşam tarzını sürdüren fertler olagelmiştir; ancak davetin ilk yıllarında olduğu gibi aynı zaman ve aynı mekânda bu denli çok sayıda insan unsurunun bir araya gelmesi mümkün olmamıştır. Bu olgu, üzerinde uzun uzun durmamızı gerektiren bir olgudur; belki bu duruş, onun gizemini çözme yolunu bize gösterebilir.

Davetin yegâne kaynağı Kur’ân önümüzde… Allah Elçisi’nin fiilî ve amelî sünneti de, tarih boyunca benzeri bir kez daha gelmemiş ilk dönem (sahabe) neslinin önünde olduğu gibi, bizim de önümüzde… Tek eksiğimiz Allah Elçisi’nin kişi olarak aramızda olmayışı… Bütün giz burada mı saklı acaba?.

Bu davetin fonksiyonel ve üretken kılınması için Allah elçisinin kişisel varlığı kesin bir zorunluluk olsaydı, Cenab-ı Hak onu, sonsuza dek yeryüzünde yaşayan insanlar için son mesaj kılmazdı; insanların bütün işlerini onun üzerine yüklemezdi. Oysa Allah ilâhî vahyi koruma sorumluluğunu bizzat üstlenerek bu davetin Allah Elçisi’nden sonra da ayakta kalabileceğini ve üretken olabileceğini öğretmiştir. Elçilik görevinin üzerinden 23 yıl geç-tikten sonra Rasûlünü katına yükseltmiş, din ise sonsuza dek kalmıştır. Öyle ise, Allah Elçisi’nin şahsiyetinin aramız-da olmayışı, bu başarısızlık fenomenini izah edemez.

Bu bağlamda söz konusu başarısızlık fenomeninin ardında başka bir neden aramalıyız. Örneğin ilk dönem neslinin susuzluğunu giderdiği kaynağa bakmalıyız. Belki orada bir değişiklik vardır. Ardından onların eğitildiği yöntemi irdelemeliyiz; burada da bir değişikliğe rastlamamız olasıdır.

Herşeyden önce o ilk neslin beslendiği kaynak yalnızca Kur’ân idi. Allah elçisinin sözel (kavli) ve eylemsel (fiilî) sünneti, sadece bu kaynağın pratiğe aktarılmış biçimiydi. Nitekim Hz. Âişe’ye Allah Elçisi’nin ahlâkı sorulduğunda, o şu karşılığı vermişti: “Onun ahlâkı Kur’ân’dı” (Nesâî).

Bu durumda,”söz konusu ilk neslin susuzluğunu giderdiği, eğitildiği ve kişiliğini biçimlendirdiği yegâne kaynak Kur’ân idi. Bunun böyle olması o dönemde yaşayan insanlığın medeniyetsiz, kültürsüz, bilgisiz, kitapsız ve eğitimsiz oluşundan değildi. Kesinlikle! Zira Batı dünyasının bugünkü yaşamını bile ya doğrudan, ya da dolaylı olarak üzerine kurduğu Roma kültür ve medeniyetinin kitapları, yazılı yasaları o dönemde de vardı. Bunun yanı sıra Batı düşüncesinin günümüze dek kaynağı olan Grek medeniyetinin kalıntıları; bu medeniyetin mantığı, felsefesi ve sanatı mevcuttu. Ayrıca bu medeniyetler arasında önemli bir yere sahip olan Pers uygarlığının şiiri, efsaneleri, inanış biçimi ve yönetim şekli yaşıyordu. Bunlardan başka Arap yarımadasına uzak ve yakın olan Çin ve Hind uygarlıkları gibi uygarlıklar da vardı.

Öte yandan Roma ve Pers uygarlığı gibi iki devâsâ uygarlık Arap yarımadasını kuzeyinden ve güneyinden kuşatmıştı; Yahudilik, Hrıstiyanlık gibi iki büyük din, yarımada-nın yüreğinde yaşıyordu… Demek ki, bu nesli, oluşum dö-neminde sadece Allah’ın kitabına bağlı kılan faktör, evren-sel bir kültür ve medeniyetten yoksun olması değildi; bu tutum çizilmiş bir plan ve amaçlı bir yöntemden kaynaklanıyordu. Bunun böyle olduğuna şu olay işaret etmektedir: “Allah Elçisi (as) Tevrat sayfasını Hz. Ömer’in (ra) elinde görünce kızar ve şöyle buyurur: ‘Andolsun, Musa (as) aranızda olsaydı, bana uymaktan başka bir yol tutması caiz ol-mazdı.’[1]

Allah Elçisinin böyle davranmaktaki asıl amacı, söz konusu nesli ilk oluşum döneminde benliklerini yalnız onunla arındırmaları ve susuzluklarını gidermeleri için doğrudan Allah’ın kitabına bağlamaktı. Çünkü böylelikle ancak yalnız Onun yöntemine dosdoğru olarak dönebilirlerdi. Allah Elçisinin Ömer’e kızması, onun başka bir kaynaktan beslenmeye yöneldiğini görmesinden dolayı idi.

Allah Elçisi, yüreği bütün pisliklerden arınmış yepyeni bir nesil yaratmak istiyordu. Beyni, düşüncesi ve bilinci Kur’ân’ın içerdiği ilâhî yöntemden başka şeylerden tamamen arınmış, saf, arı-duru bir nesil…

işte o nesil sadece ve sadece bu kaynaktan susuzluğunu gideren bir nesildi. Tarihteki eşsizliği bu yüzdendi.

Sonra ne oldu?.. Kaynaklar karıştı, safiyet bozuldu! Bu neslin ardından gelen kuşakların beslenme kaynaklarına Grek felsefesi ve mantığı, P.ers efsaneleri ve düşünce biçimleri, yahudi israiliyatı ve Hristiyanlık mistisizmi, bunların dışında kalan diğer kültür ve medeniyetlerin tortuları karıştı. Bütün bu sayılan kültür ve medeniyet öğeleri Kur’ân tefsirlerine, kelâm ilmine, fıkıh ve fıkıh metodolojisine de bulaştırıldı. O nesilden sonra gelen bütün nesiller bu bulanık kaynaktan beslendiler. İşte bundan dolayı o evsafta ikinci bir nesil kesinlikle gelmedi. O nesil ile öteki nesiller arasındaki açık farklılıktaki birincil faktörün kaynakta meydana gelen bu bulanıklıkta olduğunda kuşku yoktur.

Ana kaynağın doğasının değişimi dışında burada diğer bir faktör daha vardır: bu faktör, o eşsiz kuşağın bilgilenme yönteminde meydana gelen farklılıktır.

İlk dönemin eşsiz nesli, Kur’ân’ı; bilgilerini, görgülerini, kültürlerini arttırmak, müzikal bir zevk almak ya da dünyasal bir çıkar sağlamak amacıyla okumuyorlardı. Kur’ân’ı kendisiyle kültür edinilen, ilmî ve fıkhî konularda dağarcık doldurulan bir kaynak olarak algılamıyorlardı. Onlar kendilerinin ve içinde yaşadıkları toplumun yaşamlarının her boyutunu düzenleyen Allah buyruğu olarak algılıyorlardı Kur’ân’ı. Bu buyruğu da, savaş alanında aldığı ‘anlık komut’u yerine getiren asker gibi duyar duymaz yerine getirilmesi gereken bir buyruk olarak kabul ediyorlardı. Bu yüzden onlardan hiçbirisi, bir oturumda ilâhî emirlerin çoğaltılmasını arzulamazdı. Çünkü o emir çoğalınca boynuna binecek yükümlülüklerin de çoğalacağının bilincindeydi. Ibn Mes’ud’un aktardığı hadiste anlatıldığı gibi onlardan her birisi, sadece on âyet alıp ezberlemek ve pratiğe geçirmekle yetinirdi. (Bu hadisi İbn Kesîr tefsirinin giriş bölümünde anlatmaktadır.)

İşte bu bilinç… Yalnız uygulamak için bilgi edinme bilinci… Bu bilinç, onlara, salt bilgi edinmek için araştırma ve inceleme amacı ile Kur’ân okumanın sağladığı bilgi ve haz ile kıyası mümkün olmayacak bilgi ve haz alma ufuklarını açıyordu. Bu bilinç sayesinde Kur’ânî buyrukları eyleme geçirmeleri kolay oluyor, ilâhî yükümlülüklerin ağırlığı hafifliyordu. Kur’ân benlikleri ile bütünleşerek nefis ve hayatlarını gerçek bir yönteme çeviriyordu. Kur’ân mushaf sayfaları arasında yazılı veya zihinlerde ezberlenmiş bir halde kalmayıp âdeta yaşanan bir kültür haline gelmişti. Kısaca Kur’ân, yaşamın seyrini tamamen kendi çizdiği plana göre değiştirmişti.

Kuşkusuz Kur’ân ancak, eylem için bilgi edinme ruhu ile kendisine yönelen ruha açar, bütün zenginliklerini. Çünkü o beyinsel yararlanma, edebiyat, sanat, öykü ve tarih kitabı olarak gelmemiştir bütün bu anlatı yöntemlerini içeriyor olsa da o sadece bir çeşit yaşama yöntemi, katıksız ilâhî yöntemler manzumesi olarak indirilmiş bir kitaptır. Zira Cenab-ı Hak bu yöntem gereği Kur’ân âyetlerini birbi-rini izleyen bölümler halinde indirmiştir. Şöyle buyuruyor:

“Kur’ân’ı insanlara üzerinde dura dura okuyasın diye par-ça parça indirdik.” (İsra, 106)

İşte bu amaçtan ötürüdür ki, Kur’ân bir kerede toptan indirilmemiştir. Yeni yeni meydana gelen ihtiyaçlara, düşünce ve dünya görüşlerindeki sürekli gelişmelere, birey ve toplum hayatındaki değişimlere, müslüman toplumun gerçek hayatta karşılaşması olası pratik sorunlara uygun düşecek biçimde indirilmiştir. Özel bir olay veya durum hakkında inen âyet veya âyetler o dönemde yaşayan insanların benliklerinde değişiklikler meydana getirir, o olay veya durum karşısında düşünce yapılarını biçimlendirir, olay karşısında takınılacak tutumlarını belirler, bilinçlenme ve yaşamada düşülmesi olası yanılgıları düzeltir; bütün bu olay ve durumlar karşısında insanları Rabb’lerine bağlar; insana olayın oluş sürecinde Allah’ın etkin olan sıfatını öğretir; sonuçta insanlara Mele-i Â’lâ’da Allah’ın gözetimi altında ve sonsuz gücünün sınırları içerisinde yaşadıklarını duyumsatırdı. Böylelikle insanlar gerçek hayatlarını sapasağlam ilâhî yönteme uygun biçimde oluştururlardı.

Uygulamak ve eyleme geçirmek için Kur’ân okuma yöntemi, ilk nesli yaratan yöntemdi. Onların ardından gelen nesillerin yöntemi ise araştırma yapmak, dünyasal veya psikolojik yarar sağlamak amacı ile Kur’ân okumak oldu. Bu ikinci metod, ilk nesli, daha sonradan gelen nesillerden ayıran temel etkendir.

Burada dikkatle üzerinde durulması ve kaydedilmesi gereken üçüncü bir faktör daha var.

İlk neslin yaşadığı dönemde kişi İslâm’a girdiği zaman, cahiliyye dönemindeki geçmişini, İslâm’ın eşiği önünde tamamen bırakıyordu. Kişi İslâm’a girdiği andan itibaren yaşamında yepyeni bir sayfanın açıldığı bilinci ile hareket ediyordu. Geçmişte cahiliyye döneminde yaşadığı hayattan tamamen ayrı ve farklı bir hayat… Cahiliyye döneminde bellediği bütün tutum ve davranışların herbirisini kuşkulu, korkulu, sakınılması gereken tutum ve davranışlar olarak kabul eder; bunların hepsim İslâm’la uzlaşmayan pislikler olarak algılardı. İslâm’ın yepyeni yaşama biçimini işte böylesi duygular içerisinde algılardı müslüman olan kişi. Nefsine yenildiğinde, geçmişteki kötü alışkanlıklarının albenisine kapıldığında, İslâmî yükümlülüklerinde bir zayıflama belirtisi hissettiğinde… Derhal bu gibi durumların bir günah, bir yanılgı olduğunun farkına varır, içine düştüğü bu durumdan nefsini temizlemesinin gerektiğini algılar; hemen yeniden Kur’ân’m getirdiği “hidâyet” üzere yaşamaya yönelirdi.

Burada ortaya çıkan gerçek şu: Müslüman olan kişinin geçmişte cahiliyye döneminde yaşadığı hayat ile bugün İs-lâm’da yaşadığı hayat arasında tam bir bilinç ayrılığı söz konusu idi. Bu bilinç ayrılığından, cahiliyye ortamında kendisini çevreleyen cahiliyye toplumu ile olan ilişkilerinden tam bir kopuş meydana geliyordu. Bu bilinç sayesinde geçmişte birlikte olduğu, içice olduğu cahiliyye ortamından tamamen kopup, bugün içinde yaşadığı İslâm toplumuna tamamen entegre olabiliyordu. Günlük rutin hayat içerisinde bazı müşrik çevrelerle birtakım ticarî ilişki içerisine girse bile durum değişmiyordu. Çünkü bilinçsel bir kopuş başka, günlük rutin hayat içerisinde girilen ilişkiler başka bir şeydi.

Ayrıca cahilî bir çevreden, gelenek ve görenekten, dünya görüşünden, ilişkiler sisteminden tamamen soyutlanma söz konusu idi burada. Şirk âkidesinden sıyrılmak tevhid akidesini; cahilî dünya görüşünden ayrılmak ise İslâm’ın dünya görüşünü ve “varlık” anlayışını meydana getiriyordu. Bütün bu soyutlamalar cahilî bir toplumdan tamamen koparak yepyeni bir İslâm toplumuna entegre olmaya, onun yönetimi altına girmeye vesile oluyordu. Bu yeni toplum ve yeni yönetim biçimi o kişinin bütün sahip olduğu değerleri, bütün itaatini ve izlemesi gereken bütün yolları biçimlendiriyordu.

İşte burası bir nevi yolların ayrıldığı bir kavşak noktasıdır. Yeni yolda yürüyüşün başlangıç noktası… Yeni yoldaki yürüyüşe, bu noktadan başlanacaktı. Cahîliyye toplumunun koyduğu gelenekler, orada hakim olan düşünceler ve değerler sisteminin dayattığı bütün baskıların etkisinden kurtulmanın hafifliği ile çıkılan yepyeni bir yürüyüş… Bu yürüyüş sırasında müslüman kişi işkence ve aldatmacadan başka bir şeyle karşılaşmıyordu. Ne var ki, o kendi benli-ğinde kesin kararını vermişti; bu yolda yürüyecek ve menzile ulaşacaktı sonunda. Cahiliyye düşüncesinin dayatmala-rı, cahili toplum geleneklerinin zorlaması artık onu yolundan çeviremezdi.

Bugün biz, İslâm’ın çağdaşı olduğu cahiliyye dönemini, belki de daha karanlığını yaşıyoruz. Cahiliyye herşeyi ile çepeçevre kuşatmış bizi. İnsanların dünya görüşleri, inanç biçimleri, gelenek ve görenekleri, kültürel kaynakları, sanat ve edebiyatları, yaşama biçimleri ve yasaları… İslâm kültürü, îslâmî kaynaklar, İslâm felsefesi ve İslâm düşüncesi… olarak bellediğimiz unsurların çoğu dahi bu cahili unsurlardan meydana gelmiştir…

Bu yüzdendir ki, İslâmî değerler” benliklerimizde tam olarak yerleşemiyor, kafamızdaki “İslâm düşüncesi” netleşemiyor, bunların sonucu olarak İslâm’ın ilk döneminde meydana gelen tipte insanların oluşturduğu bir nesil aramızdan çıkamıyor.

Öyle ise İslâmî hareket yöntemi gereği ilk önce yapmamız gereken nedir? Öncelikle İslâmî hareketin oluşum sürecinde şu an yaşadığımız ve kendisine dayandığımız cahiliyyenin bütün etkilerinden sıyrılmalıyız. Ardından, ilk neslin dayandığı ve beslendiği her türlü şaibeden arınmış saf kaynağa dönmekle işe başlamalıyız. Mutlaka ona dönmeliyiz; bütün varlığın hakikati, insanî varlığın hakikati düşüncelerimizi, bu iki varlık türü ile gerçek yetkin ve aşkın varlık olan Cenab-ı Hak arasındaki bütün bağlantıları o kaynağa dayandırmamız gerekir. Bundan dolayı yaşam felsefemizi (dünya görüşümüzü), değerlerimizi, ahlâkî yapımızı, yönetim metodlanmızı, politika, ekonomi, bütün hayat dinamiklerini mutlaka bu kaynağa dayandırmak ve oradan almak zorundayız.

O kaynağa döndüğümüzde salt araştırma, dünyasal bir yarar ve haz elde etme tutkusu ile değil, uygulama ve eyleme dökme bilinci ile döneceğiz. Bizden nasıl olmamızı istediğini öğrenip öyle olmak için döneceğiz o kaynağa… O kaynağa varmak için çıkacağımız bu yolculuğumuz sırasında Kur’ân’ın olağanüstü sanatsal estetiği, efsunkâr anlatım tekniği ile anlattığı kıssalara rastlayacağız; Kur’ân’daki kı-yamet sahnelerine, vicdanlara nüfuz eden olağanüstü mantığına ve araştırmacıların aradıkları bütün ilmî zevklere tanık olacağız… Fakat bütün bunlarla, birincil hedefimiz olmadan karşılacağız. Bizim birincil hedefimiz, Kur’ân’ın biz-den ne yapmamızı istediğini, bizden nasıl düşünmemizi istediğini, Allah’ı nasıl algılamamız gerektiğini, hayattaki gerçek düzenlerimizin, tutum ve davranışlarımızın, yasalarımızın nasıl olmasını istediğini öğrenmek olacaktır.

Bundan sonra benliklerimizin tâ derinliklerine kadar işleyen cahiliyye gelenek ve göreneklerinden, cahiliyye yönetim biçiminden, cahiliyye dünya görüşünden ve cahilî toplumun dayatmalarından tamamen kurtulmalıyız. Bizim görevimiz bu cahilî toplumun gerçekleriyle uzlaşmak ve onun egemenlik hakkını onaylamak değildir. O bu niteliğini, yani cahiliyye niteliğini taşıdığı sürece onu onaylamamız mümkün değildir; çünkü onu onaylamamız halinde, onunla uzlaşmış oluruz. Bizim başlıca görevimiz içinde yaşadığımız bu toplumu değiştirebilmek için, ilk önce kendi benliğimizi değiştirmektir.

“İslam, pozitif bilgilerin ve bunların pratik tatbikatının gerisinde meydanda iki çeşit kültürün varlığını kabul eder: İslami düşünce temellerine dayalı İslam kültürü; çeşitli metodlara dayanmakla birlikte netice itibariyle Allah’a değil, beşer düşüncesini ilah olarak Kabul eden cahiliyye temeline dayanan cahiliyye kültürü…”[2]

Gerçek odur ki bir Müslüman; gerek inanç gerçekleri ile ilgili konularda, gerekse bilimum varlıklarla ilgili genel düşüncede; gerek ibadet ile gerekse ahlak ve davranış prensipleri ile ilgili; gerek değer ve ölçülerle ilgili, gerekse siyasi, ekonomik ve sosyal ilkeler ve prensiplerle ilgili; yahutta insani gelişmelerin faktörlerini açıklamak ve insanlık tarihinin hareket seyrini beyan etmekle ilgili olsun, bu meselelerin tümünde, sadece Rabbani kaynağa dayanır. Rabbani kaynaktan başka hiç bir kaynağa dayanma yetkisine sahip değildir. Müslüman bu konuların hepsinde; dinine sadakatini, takvasını ve inancını pratik hayatıyla ispatlayan diğer Müslümanlardan bilgi alabilir. Fakat Müslüman pozitif ilimlerde hem Müslümanlardan hem de Müslüman olmayanlardan bilgi alabilir. Mesela Müslüman kimya, fizik, biyoloji, astronomi, tıp, teknik, ziraat gibi pozitif bilgi dallarında; işletmecilik mesleği, yönetim, sanat, savaş ve vuruşma usullerinde ve bunlara benzer bütün çalışma şekillerinde… Müslüman bunların tümünde hem Müslümanlardan, hem de Müslüman olmayanlardan bilgi alabilir. … Bu konularda hem Müslümanların hem de gayri müsimlerin emek ve tecrübelerinden yararlanabilir. Çünkü bu konular Resulullah’ın: “Siz dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz” hadisi ile işaret buyurduğu alanların kapsamına girer … Bu konularda Müslüman olmayanlardan faydalanmanın, inancı sarsmak veya yeniden cahiliyyeye dönüşe yol açmak gibi bir tehlikesi yoktur.”[3]

“Müslüman cahiliyyeye ait her türlü çalışmalara ve eserlere göz atabilir. Fakat bu alanlardaki bilgi ve düşüncesini o eserlerden edinmek için değil: Cahiliyyenin nasıl saptırdığını; bu beşeri sapıklıkları sağlam temellere oturtup düzeltmenin nasıl mümkün olacağını öğrenmek için… İslam akidesinin gerçeklerine uygun sağlıklı esaslara dayandırmak sureti ile bu sapıklıkları düzeltmek için…”[4]

“Felsefe” çalışmalarının tamamı, “Tarih yorumu” çalışmalarının tamamı, genel yorum karakteri taşımayan bazı gözlem ve görüşler dışında “psikoloji ilmi”nin tamamı, “ahlak” konularının tamamı, “karşılaştırmalı dinler tarihi” konusundaki incelemelerin tamamı, bazı gözlem ve istatistiğe dayalı olarak doğrudan elde edilen veriler hariç “sosyal doktrinler”in tamamı, istatistik ve gözlemlerden hareketle bazı genel tahminler yürütmek, sonuçlar çıkarmak ve bunlarla ilgili yorumların tamamı… Bütün bu branşlar, İslam dışı olan cahili düşüncenin sınırları içinde, eskisi ve yenisi ile cahiliyyenin inanç ve düşüncelerinin doğrudan doğruya etkisi altındadırlar ve bu düşüncelere dayanırlar.”[5]

“Yukarıda geçen hususlar asla benim şahsi görüşüm değildir. Çünkü mesele, şahsi görüşlere dayanarak fetva verilmeyecek kadar önemli bir meseledir. Müslüman’ın kendi re’yine dayanarak fetva vermesi, Allah nizamında mesuliyeti çok fazla olan bir meseledir. Çünkü bu söz Allah’ın sözüdür. O söylüyor. O’nun peygamberinin sözüdür. Mü’minlerin Allah’a ve Resulüne her anlaşmazlık konusunda başvurdukları ve bütün ihtilaflı konularını Allah’a ve Resulüne havale ettikleri gibi biz bu konuda O’nu hakem tanıyoruz. Ve her şeyi Allah’a ve Resulüne havale ediyoruz.

Allah Yahudilerin ve Hıristiyanların Müslümanlara ilişkin genel niteliği ile nihai hedefleri hakkında şöyle buyuruyor:

“Kitap sahiplerinden çoğu, hak kendilerine belli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Allah’ın onlar hakkındaki hükmü gelinceye kadar onlara göz yumun, hoş görün. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” (Bakara: 109)

“Ey mü’minler, kitap verilenlerden herhangi bir fırkaya uyarsanız, imanınızdan sonra sizi döndürüp kafir yaparlar.” (Al-I İmran: 100)”[6]

“Bunun içindir ki, İslami araştırmalarda Batı düşüncesinin metodlarına ve bu düşüncenin verimlerine güvenmek, çok gülünç bir gaflet olur. Bu yüzden, pozitif bilimleri etüd ederken de ihtiyatlı olmamız gerekir. Günümüzde içinde bulunduğumuz şartlar itibari ile batılı kaynaklardan almak zorunda olduğumuz pozitif bilimleri; bu bilimlerin felsefi gölgelerle, felsefi yorumlar ile ilişkisi olup olmadığını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Çünkü bu felsefi gölgeler, genel olarak, tüm dini düşüncelere, özellikle de İslam düşüncesine kökten düşmandırlar. Ne kadar az olursa olsun, bu yorum ve gölgeler, saf İslam pınarını zehirlemeye yeterlidir.”[7]

Birinci vazifemiz, şu içinde yaşadığımız toplumun gerçeklerini kökünden değiştirmektir; bu cahilî realiteleri kökten değişime uğratmak. Bu realiteler, Islâmî yöntemle taban tabana çelişir, İslâmî düşünce ile çatışır. Bunlar, dayatmaları ve üzerimize uyguladıkları baskıları ile ilâhî yöntemin bizden istediği hayatı yaşamaktan bizi mahrum bırakırlar.

Bu yolda atacağımız ilk adım, bu cahili toplumun değerler sisteminin ve dünya görüşünün üzerine çıkmayı başarmamız, yolun yarısında onunla karşılaştığımızda az ya da çok değerlerimizden ve düşüncelerimizden dönmememiz, ödün vermememizdir.

Hayır… Kesinlikle ödün veremeyiz, onlarla uzlaşamayız. Çünkü “biz” ve “onlar” tam bir yol ayrımında bulunuyoruz. Ona bir adım bile eşlik ettiğimizde maazallah yol ve yöntemin tamamını yitiririz!

Bu yolda elbette sıkıntı ve meşakketle karşılacağız. Bu yol bize ödemesi zor bir fatura sunacaktır. Ancak ilâhî bağışa mazhar oldukları bizzat Allah tarafından onaylanan, cahilî yöntem karşısında kendisine yardım edilen ilk neslin yolunda yürümek arzusu ile bu yola girdikten sonra başka seçeneğimiz yoktur.

ilk eşsiz İslâm neslinin çıktığı gibi biz de bu cahiliyye bataklığından çıkabilmemiz için yürüdüğümüz yolun, tutum ve davranışlarımızın, metodumuzun özelliklerini her zaman çok iyi bilmek zorundayız. Bu bilgi, bu yolda yürümek isteyen kimsenin kesin hayrına olacaktır.

 

[1] Hafız Ebu Yala Hammad, Şa’bî aracılığı ile Câbir’den…

[2] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. İslam düşüncesi ve kültür. Dünya yayınları, s. 141

[3] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. İslam düşüncesi ve kültür. Dünya yayınları, s. 137

[4] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. İslam düşüncesi ve kültür. Dünya yayınları, s. 139

[5] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. İslam düşüncesi ve kültür. Dünya yayınları, s. 139

[6] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. İslam düşüncesi ve kültür. Dünya yayınları, s. 143-144

[7] Seyyid Kutub. Yoldaki İşaretler. İslam düşüncesi ve kültür. Dünya yayınları, s. 148