Şehadet Tutkusu mu, Yaşam Korkusu mu? / Latif Kınataş

Print Friendly, PDF & Email

Kendini Hakka ve mazlum halka adayanlara selam olsun!..

Netameli bir konu olduğunun farkındayım, ama önemine binaen yine de yazmalıyım. Söyleyeceğimi çok dikkatli söylemeliyim biliyorum; ama nasıl söylersem söyleyeyim faturalar çıkacak kesin. Şu açıklamayı yaparak başlarsam söyleyeceklerim daha sağlıklı anlaşılır sanırım:

Amacım, Allah’a sözünü yerine getirip gitmiş veya vadini doldurup çeşitli şekillerde bu dünyadan göçmüş olanların durumunu değerlendirmek değil; onları bu yazının konusu sananlar baştan yanlış okurlar. Benim konum yaşayanlardır; yaşayanların inanç ve mantalitesidir.

Tezatlar dünyasında yaşıyoruz. Varlık zıtlıklar üzerinde. Sulh ve sükun ise bu zıtlıklar arasındaki denge ile korunuyor. Varlık dünyasında bu dengeyi görüyoruz. Toplumların birbirini savması, bireyin oksimoronik yapısındaki çatışma bu dengenin ifadesidir.

Birey kendi içinde selamı/barışı gerçekleştirmek için mücadeleye başlar, ardından evrensel barış için mücadele eder. Fakat amaç, mücadelenin bir boyutu olan kıtal anlamındaki savaş değil barıştır ve itminandır. Kıtal ise bu itminanın önüne çıkan engelleri kaldırmaya dönük arızi bir durumdur, esas değil. Bu gözden kaçırıldığında savaşın kendisi amaç haline gelebilir.

Yıllar önceydi, dünyada soğuk savaş hakim iken Afganistan’da işgal ve sıcak savaş olanca şiddetiyle sürüyordu. Bizler, soğuk savaş ortamında fikri (ideolojik) mücadele içinde iken, biri ile birkaç saat konuştuk (ilk görüşmemizdi). Bu uzun görüşmeden sonra arkadaşımızın şu değerlendirmesi kendisi gibi birçok kimsenin ruh halini ve fikri açmazını çok güzel yansıtıyordu: “Abi güzel, söylediklerin doğru, haklısın. Ama o kadar çok kimse o kadar farklı şeyler söylüyor ki insanın kafası karışıyor. Şaşırıyorsun; o düşünce mi bu düşünce mi, o cemaat mi bu cemaat mi?! Bence yapılacak en güzel şey, cenneti garanti edecek tek şey Afganistan’a gidip savaşmak; orada kafir, düşman belli karşında, işte işgalci Ruslar, savaşır ölürsün, cennete gidersin!”

O gün ilginç bulduğum bu ruh halinin benzerleri ile daha sonraları birçok kez karşılaştım. Birisi ciddi ciddi Çeçenistan’a gidip oradan cennete geçmek istiyordu; gerekçe aynı… Neden böyle bir tercihin peşindeler diye sorduğumda, “Ne yani kötü bir şey mi cenneti istemek?” diye tepki göstermişti anlatan. Geçebilirdi de ona sözüm yok! “İyi de oradakiler o günlerde açıklama yapıyorlar; bizim savaşacak adama ihtiyacımız yok, bize en iyi yardım sesimizi dünyaya duyurmanızdır diyorlar ” diyerek ancak anlatabilmiştim derdimi. Halbuki esas anlatmaya çalıştıklarım güme gitmişti.

Soğuk savaş ortamında donanlar, kendilerini sıcak savaşın ortasına atarak kurtulmak istiyordu. Bosna, Çeçenya vb. gibi kurtuluş ve cennet yolları açılıyordu sürekli ve insanlar/gençler yaşamak ve yaşatmak yerine öldürmeyi ve ölmeyi seçmeye devam ediyordu. Oldukça ironiktir; yaşayarak kurtulmak yerine ölümle kurtulmak. Zira sözün bittiği yerdir bura…

Halbuki bizim inanç ve değerler sistemimizde esas olan, ölüm ve öldürmek değil yaşam ve yaşatmaktır. Seyyid Kutub, kardeşi Emine’ye yazdığı mektubunda, “Kardeşim görüyorum ki ölüm seni endişelendiriyor. Ölümden korkma! Ölüm nedir ki, hayat sofrasından dökülen kırıntılarla geçiniyor. Çevrene bir bak, her yerden hayat fışkırıyor…” diyerek hayatın esas olduğuna vurgu yapıyor ve onu teselli ediyordu. Bunu söylerken hapiste idamını bekliyordu. Ama o hayatını, öldürmek değil hayat veren fikirler ve değerleri yaymak üzere kurgulamıştı.

Evet, konjonktür müsaitti her zaman olduğu gibi. Savaş için her türlü neden ve zemin vardı. Filistin, Bosna vb. sıcak savaşın olduğu yerler, savaşın dayatıldığı, ora halkına savaştan başka seçenek bırakılmadığı yerlerdi, bu başka bir gerçek. Bu durumda, “Zulme uğramaları nedeniyle savaşanlara izin verilmiştir…” (22/Hac 39, ayrıca; 60/Mümtehine 9, 4/Nisa 75,89,91)

Ancak ben şunları sorguluyordum: Savaştan ne anlıyoruz? Nasıl bir savaş? Kim adına savaş? Kim savaşım verebilir? Savaşın sahibi ne istiyor? Adına savaştıklarımızı yok etmeyi mi kurtarmayı mı veya öldürmeyi mi yaşatmayı mı hedefliyoruz? Yoksa ne olursa olsun biz sadece savaşırız mı diyoruz?

Tarih bu soruları yanıtlayamaksızın savaşıp ölenlerle doludur. Bu soruların doğru yanıtlarının bulunmadığı savaş, körü körüne verilen bir savaş olacaktır.

Canlı olmanın kaçınılmaz gereğidir savaş. Hayatın anlamı. Savaş bittiğinde hayat bitmiş demektir. Onun için savaş bir varoluş mücadelesidir; bireysel ve toplumsal olarak… Bize göre iyinin egemenliği için yapılır. Önce bireyin kendi içinde başlar iyilik ve kötülük mücadelesi (91/7-10). Sonra çevreye yayılır, iyinin egemenliği için toplumsal mücadele süreci yaşanır. Ardından,  evrensel bir medeniyeti kurma ve yaşatma süreci olarak devam eder.

İşte savaşı bütün bu boyut ve süreçleriyle kabullenemeyip kaldıramayanlar, onun tek bir boyutuna odaklanırlar ya da tek bir sürecinde takılırlar.

Topyekun ve kapsamlı bir mücadeleden, dar ve tek boyutlu sıcak savaşa sığınmak nasıl bir zafiyet göstergesi ise, iktidarın gerektirdiği çetin ve geniş sorumluluklara karşı dar ve sınırlı muhalefet kalelerine sığınmak da benzer bir zafiyetin göstergesidir diye düşünüyorum.

Savaşın hayatla (adeta) özdeş olması demek, kavramın doğasında korunmayı, savunmayı ve savmayı içkin olduğu anlamına gelir. Fıtri ve meşru olan savaş, yok etme değil var olma, saldırma değil savunma/savma savaşıdır.

Mücadele etmeksizin her şeyin hazır olduğu bir yaşam yani cennet bizim arzumuz, özlemimiz, amacımız olarak var olacaktır. Ve oraya kavuşma inancı bizim hayatımızı anlamlı, savaşımızı meşru ve makbul hale getirecektir. Ancak kısa yoldan cennet yok, bütün süreçleriyle iyilik mücadelemizin ucundadır cennet ; “Sizden öncekilerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız…” (2/Bakara 214)

Cennet, cennetin sahibini razı etmekle girilebilecek bir yerdir ve oraya onun yolundan gidilir; kimsenin daha kısa yollar bulması mümkün değildir. Baskı altında zorlanırsın, bunalırsın, dara düşersin, zaafa düşersin; ama sen çile ve engellerle dolu uzun ve meşakkatli yolu seçti isen, cennetin yolunu değiştiremezsin. Seyrin değişirse mesir (varılacak yer)in de değişir.

Cennete gitmenin şartını cennetin sahibi belirlemektedir ve cennetin sahibi hayatın da sahibidir, dolayısıyla mücadelenin/savaşın da… Peki, sahip/malik ne istiyor?

İnananları yeryüzünde ıslah ediciler olarak tanımlayan Allah, onlardan en güzel şekilde mücadele etmesini istiyor: “Onlarla en güzel şekliyle mücadele et!” (16/Nahl 125)

İstenen şey bellidir; iyilik ve takva yarışı. İyilik mücadelesi, iyi olmak ve iyi olanı yaygınlaştırmaktır. Yaşamak ve yaşatmak; ama bozguncular değil ıslah ediciler olarak… Ekini ve nesli yok etmek değil korumak… Yakıp yıkmak, tahrip etmek değil imar, inşa ve ihya etmek…

En güzel şekilde mücadele edilirken savaş dayatılırsa yani siz istemediğiniz halde savaşa sürüklenirseniz, o zaman izin verilir ve sıcak savaşın da en güzelini yaparsınız. Savaşın kıtal ile ilgili boyutu da burada başlar.

Toplumsal savaşları ancak bireysel savaşları kazananlar verebilir. Bireysel savaş ise öncelikle fikirler ve ardından değerler dünyasında verilir. Bu uzun vadeli, sabır gerektiren, kafa konforunu yıkıp uyku devrini bitiren bir mücadeledir. Bu mücadele ise ilerleme kaydederek sürdürülebilir. Aksi halde tatminsizlik, bıkkınlık, yılgınlık baş gösterir. Bu durumda fertler ya pasif konuma geçerek nesneleşir ya da fevri bir atılım yaparak kurtulmak ister.

Kurtuluş arzusu, batmaya tabii ki tercih edilir. Ancak takdire şayan olan, bireyin kendini kurtarmasından ziyade toplumların kurtuluşu için verilecek mücadeledir. Bu ise gerçekten ağır bir sorumluluktur. Herkesin taşıyabileceği bir yük değildir. Hamaset ve duygusallıklarla gerçekleştirilebilecek bir dava da değildir. İyi okumayı gerektirir, sabır ve metanet gerektirir, feraset ve basiret gerektirir, plan ve proje gerektirir, bu plan ve projeyi teenni ile uygulayacak siyaset ve akıl gerektirir. Realiteden kopuk bir idealizm yerine toplumsal gerçekliği görmeyi gerektirir.

Bütün bunlardan yoksun olanlar, Ebu Cendel olayını ve Peygamber’in oradaki tutumunu anlayamazlar. Toplumsal değişimin bir süreç işi olduğunu, nesil ya da nesiller alabileceğini anlayamazlar. İslam toplumu içinde, damgalı bir münafığın (İbn Selül gibilerin) -hayatının sonuna kadar- güven içinde yaşadığını hatta ölümünde, Allah Resulü’nün neredeyse cenaze namazını kılacak olduğunu hiç düşünüp ders çıkarmazlar. Bir fitne çıkarmaya kalktığında onu öldürmek isteyen arkadaşlarına “Muhammed arkadaşlarını öldürtüyor dedirtmem” diyerek karşı çıkan Peygamber’in reel politiğini görmezler.

Unutmayalım; idare ve siyasetten arındırılmış bir sünnetten geriye ya dondurucu pasifizm ya da öldürücü şiddet kalır. İnsanlığa gereken ise hayat veren ruhtur.

Nasıl bir zatın sorgulanmaz egemenliği altındaysanız, nasıl bir tanrıya inanıyorsanız, hayatınız da ona göre şekillenir. Tanrınızın özellikleri/sıfatları sizde tecelli eder. Ya da tanrınızın hangi sıfatları ile sıfatlanma gayretinde iseniz, hangi sıfatlarına inanmışsanız o sıfatlar sizin olaylara bakışınızı, yaşam biçiminizi oluşturur.

“Rahman ve rahim olan Allah’ın adı ile” diye her işine başlayan insanların yaşam felsefesinde neden “cabbar ve kahhar” sıfatları dengesiz bir şekilde öne çıkıyor?

Nasıl bir Allah’a inandığımızı gözden geçirmek dileğiyle…

Bize iman, ahlak, siyaset, basiret kısaca hayat dersi veren, örnek olan, model sunan Resul’e/resullere ve onların örnekliğini gözeterek yaşayanlara selam olsun…

Check Also

Farklı Fikirlerin Birlikte Yaşamasının İmkanı / Nuri Yılmaz

İslam adına birçok farklı düşünce ve grubun ortaya çıktığı bir dönemi yaşıyoruz. Aslında Müslümanlar bu ...

Hoşgörü: Müdara ve Tahammül / Muhammed Müctehid Şebusteri

“Resmi Dini Söylemin Eleştirisi. Mana Yayınları. Çev: Abuzer Dişkaya” isimli kitabından alıntılanmıştır.   Tolerans için ...

“Bir Arada Yaşamak” Mümkün Mü? / M. Kürşat Atalar

Son yıllarda Müslümanlar arasında ‘bir arada yaşama’ kavramının daha sıklıkla telaffuz edildiğini ve belirli çevrelerce ...