“Sünnilik – Şiilik” Kitabı Üzerine / Latif KINATAŞ

Print Friendly, PDF & Email

Günümüz dünyasında küreselleşmenin avantajlarını-dezavantajlarını/müspet ve menfi etkilerini görmekte ve yaşamaktayız. Bilim ve teknolojideki gelişmelerle küreselleşmenin doğurabileceği muhtemel küresel felaketleri önleyebilmek için çeşitli söylemler ve projeler geliştirilmektedir; medeniyetler arası ittifak ve barış, dinler arası diyalog söylemleri ve arayışları sürüyor. Bu ittifak ve diyalogların olmayışı veya bundan sonra gerçekleşmemesi küresel felakette ne denli etken olur bilinmez. Belki zaman, bu ihtilafın tarafları arasında devreden günlerle devam ediyor. Her şeye rağmen bu söylem ve arayışlar devam ediyorsa bunun temelinde yatan beklenti ve tehlike algılarını görmek gerekir.  Bunların haklı dayanaklar olduğu farz edilirse o zaman da gerçekliğini sorgulamamız gerekir. Hem işin doğası hem de tarafların durumu açısından.

Burada özellikle Müslümanların durumunu gözden geçirmeliyiz. Zira laik Hristiyanlığı temsil eden otorite olarak Vatikan, milli devlet dini Yahudiliği temsil eden İsrail var. Her ikisi ve bunlarla beraber ateizmle sentezlenen Batı medeniyetini temsil eden ABD ve AB var. Peki, bunların karşısında İslam’ı ve İslam medeniyetini temsil eden güç/otorite kim? S.Arabistan mı, İran mı, Türkiye mi, F.Gülen mi veya Dünya Âlimler Birliği mi? Bu soruya olumlu bir cevap verilemediğinde dinler arası diyalog söylem ve arayışlarının da bir anlamı ve meşrutiyeti kalmaz. Çünkü diyalogun bir tarafı yok demektir.

Diğer yandan diyalogu, amaç ve ilkelerden soyutlayarak bir yöntem sorunu, bir üslup konusu olarak değerlendirdiğimizde bu, diyalog değil kendini yenilemektir; illa diyalog denilecekse, millet ve camianın kendisi ile diyalogu olabilir. Kendi yitikleri ile buluşması.

Diyalog, kavramsal değil de lugavi olarak kullanıldığında, yok sayılan (yok mesabesinde olan) ötekilerin muhatap görülmesi, muhatap alınması kastedilir ki bu da bizi Kuran’daki “taaruf” /tanıma-tanışma-tanıtma ilkesine götürür. İşin özü de budur. (Bu ise ayrı bir konudur.)

Anlamlı ve öncelikli olan ise,  dinler arası diyalog yerine “din içi diyalog” yani mezhepler arası diyalogdur; diyalog da değil Din’de birliktir.  Prensip olarak kimsenin reddetmediği, hamasi olarak Müslümanların zihninden ve gündeminden eksik olmayan ama somut olarak da hiçbir ilerlemenin olmadığı bu birliğin gerçekleşmesi nasıl olur? Bunun için öncelikle fırkalaşmanın temellerine inilerek irdelenmesi gerekir.

Devr-i Nebi’den hemen sonra İslam toplumunda meydana gelen siyasi depremin oluşturduğu çatlaklar ve özellikle de Şiiler-Sünniler arasında oluşan o büyük fay hattı, asırlar geçtikçe silinmesi gerekirken derinleşmiştir. Kabul/itiraf edelim ya da etmeyelim, birbirinden uzaklaşmış, soğumuş; birbirine bigâne kalmış hatta düşman olmuş veya düşman gösterilmiştir. Aynı ilaha, aynı kitaba, aynı resule inandıkları halde; aynı kıbleye yöneldikleri ve aynı temel ilkeleri benimsedikleri halde iki ayrı dinin mensuplarıymış gibi iki ayrı (veya daha çok) dünya kurmuşlardır ayrıntılar üzerine. Öyle ki, mescitler ayrışmış; bir mezhebin mensubu diğer mezhep imamının arkasında namaz kılmaz olmuştur.

Bununla beraber bu parçalanmanın kaygısını taşıyanlar, acı ve ızdırabını yaşayanlar da var olmuştur sürekli. Fakat onlar, uyarıcı seslerini yükseltmeye çalışsalar da kalabalıkların gürültüsünü ve taassup duvarını aşamamışlar, çok cılız kalmışlardır. Zaman zaman, İslam düşmanlarının emperyalist güçlerin saldırıları karşısında “İslam’da Birlik”, “Mezheplerin Yakınlaşması” düşüncesi depreşmiş ve bu yolda girişimler de olmuştur. (Onları saygıyla ve hayırla anarız.)

Ancak bu çağrılar ve girişimler pek etkili olmamıştır. Zaten başarı şansları da yoktu. Çünkü bunlar problemin kaynağına inmemiş; onun yerine problemin olumsuz sonuçlarını telafi etmeye dönük yapılmış girişimler olarak görünmektedir.  Taraflar kendi mezheplerinin düşünce ve esaslarını ciddi şekilde sorgulama ve gelenekleriyle yüzleşme eylemini gerçekleştirmemişlerdir (hatta bu yüzleşmeyi yapanlar dışlanmıştır). Bu şekilde yapılan girişimlerde ise ön yargıdan sıyrılıp bağımsız ve cesur adımlar atılamazdı.

Oysa bu düşünce ve girişimler; manzaramızın daha geniş ve daha gerçekçi görülebilmesi için mezheplerin-fırkaların içinden değil de dışarıdan/yukarıdan gözlemle yapılmalıydı. Dönemsel ve siyasi bir çaba olmanın ötesine taşınmalı, “Dini düşüncenin yeniden ihyası”nın parçası olarak görülmeliydi.  Suni değil gerçekçi olmalıydı. Ciddi sonuca götürecek şekilde derinleştirilmeli ve ayrılıkların kökenine inilmeliydi. Bu ayrılıkları besleyen kaynaklar ve derinleştiren etkenler araştırılmalıydı.

Tevhid inancından bir toplum doğacaksa, bu ancak vahdet ve adalet toplumu olabilir. Doğal olan bu iken nasıl oluyor da bu kadar parçalanmış, insaf sınırlarını bu kadar zorlamış bir toplum oluşmuş, bu sorgulanmalıydı. Din’in sabitatı ve değişkenleri tespit edilerek İslam toplumunun durumu bu açıdan değerlendirilmeli;  parçalanma-fırkalaşma, dini mi, siyasi mi veya tarihi mi ve bu tarihi ayrılık ilelebed sürmeli mi diye sorulmalıydı…

Buraya kadar dile getirmeye çalıştıklarım, benim gibi birçok kimsenin zihnini meşgul eden tespit, soru ve ihtiyaçlardı. Ancak ben bunları daha derli toplu ve sistematik şekliyle; ayrıntılı cevap ve açıklamalarıyla Ahmed El Katib’in “Sünnilik-Şiilik; Dinde Birlik, Tarihi ve Siyasi Ayrılık” kitabında buldum. Okurken altını çizdiğim ve buraya almak istediğim paragraflar o kadar çok ki kitapta kalsa daha iyi olacak. Ancak kitabın içeriğini kısaca ifade edebilirim; o, Sünnilik-Şiilik nedir, Sünni kimdir, Şii kimdir sorularına cevap arayarak başladığı kitabını, bu iki toplumun/ekolün ayrıldığı ve birleştiği hususları -biraz da ayrıntılı- anlatarak sürdürüyor. İkinci bölümde tarihi arka plan değerlendiriliyor. Üçüncü bölümde ise birlik yolunda atılacak adımlar ve buna dair kendi önerileri zikrediliyor.

Bu kitabı okuyan tutucu ve ön yargılı Sünniler, “Şii bakış açısıyla yazmış”; tutucu Şiiler de, “Şia’ ya ihanet etmiş Ehli Sünnet ajanı” diyebilirler. Yazarın da dediği gibi onlara söyleyecek bir şey yok; çünkü sözün ve beyanın yararı yok.

Fakat mevcut hali kanıksamış, sorumsuz ve ümitsiz bir şekilde “İyi de bunlar hayal, onlar ayrı biz apayrı bir toplumuz. Tarih boyunca ayrı kalmış ve hatta birbiriyle savaşmış; birleşmesi mümkün mü? Boş uğraş…” diyenler olabilir. Onlara söylenecek çok şey var ama kısaca şunu söyleyelim: Birleştiren de ayıran da Allah’tır; her şey O’nun rahmet ve gazabıyla, O’nun yönetme ve yönlendirmesi ile gerçekleşir. Ancak, O’nun rahmet ve gazabını kullar çeker. Rahmeti mi istiyoruz gazabı mı? Onu düşünmeli ve ona göre davranmalı değil mi? Kim derdi ki, bir yetimin çağrısı ile parçalanmış Araplar yirmi yılda birleşir; kim derdi ki, rengârenk yüz binler kardeş olur… Bu birliğin öyküsü ve formülü bir olan Allah’ın ayetinde mevcuttur; “Allah’ın rahmetiyledir ki sen onlara yumuşak davrandın; şayet sen kaba ve katı kalpli birisi olsaydın çevrenden dağılıp giderlerdi…” (Al-i İmran, 159)

İki ayrı toplumu bir araya getirerek siyasi bir blok oluşturmak yerine, tefrikanın tohumlarını kurutacak adımları atmaktır esas olan. İlk adım atılmadıkça devamı da gelemez. Bu bilincin oluşmasına katkı sağlayacak sosyal kültürel her tür çaba takdire değerdir. İşte Ahmed El Katib’in kitabını da bu yolda atılmış önemli bir adım olarak görüyorum.

İslam Medeniyeti’nin Şii kültür havzasında da beni kardeş bilen, benimle aynı kaygı ve hassasiyetleri taşıyan kardeşlerin olduğunu görmek ne kadar sevindirici ve ümit verici!  Okuduğumda Şunu düşündüm:   Artık halklar arasına örülmüş kalın duvarlarda gedikler açılıyor. Selamlaşma başlamıştır. İnanıyorum ki, dar mezhebi anlayışın ve taassubun dışına çıkarak, iyi niyet ve samimiyetle okuyanlar aynı duyguları hissedecek ve yararlanacaklardır.

 

– BİTTİ –

 

KİTABIN KÜNYESİ

Adı: Sünnilik Şiilik – Eylül 2009

Yazar: Ahmet el-Katip

Orijinal adı: Es Sünne veş Şia

Çeviri: Muharrem TAN

Yayınevi: Mana Yayınları

Daha fazla bilgi için: www.ilimyurdu.com

Check Also

İktidar Talebi ve İslam : Makale – 2 “Medine İslam Devleti”: Bir Model mi, Bir Örnek mi? / Nuri YILMAZ

İmtihanı sadece, dua, zikir, ibadet gibi dini merasimlerin yerine getirilmesi olarak algılayan tasavvuf ekolünü saymazsak, ...

İktidar Talebi ve İslam : Makale – 3 Nasıl Bir Devlet? / Nuri YILMAZ

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının[1] ve “komünist” ideolojinin dünya siyaset arenasından çekilmesinin ardından, “kapitalist” sistemin de çatırdamaya ...

Çağdaş İslam Siyaset Düşüncesi: Üç Evrilme / İhsan ELİAÇIK

(Bu makale, R. İhsan Eliaçık tarafından kaleme alınmış olan ‘Adalet devleti’ kitabının aynı başlıklı bölümünden, ...