Tarih Boyunca “Bir Arada Yaşam” Sorunu ve Çözümler / Yusuf İmamoğlu

Toplumun ne olduğunu tanımlamak üzere sosyal bilimlerin çoğunlukla kabul ettiği iki tür yaklaşım vardır: Biri çatışmacı model, diğeri ise fonksiyonalist model. Çatışmacı model, insan çıkarlarının çatışmasını önemserken; fonksiyonalist model, insanların ortak noktalar üzerinde anlaşmaya varmasını önemser. Her ikisi de toplumu bir yapı olarak kabul ettiği için birine çatışmacı yapısalcılık, diğerine yapısal-fonksiyonel model de denmektedir. “Toplumun bir bütün olarak nasıl işlediğini, temel bileşenlerinin neler olduğunu ya da toplumun neden oluştuğunu ve bireyin davranışını nasıl belirlediğini ya da sınırladığını”[1] izah etmek her iki yaklaşımın da ortak amacıdır.

“Yapısal fonksiyonel yaklaşıma göre toplum, birbirine bağımlı olan ve her biri, meydana getirdiği bütünün (toplumun) daha iyi uyumunu sağlamak için (ihtiyaç karşılamak için) belli fonksiyonlara sahip olan öğelerden meydana gelir. Bu öğeler fonksiyonel bir bütünleşme içinde toplumu meydana getirirler.”[2] Bu tanıma göre fonksiyonalist yaklaşımın toplum modeli; her birisi toplumun fonksiyonlarını yerine getirmesine katkıda bulunan ve iyi bir şekilde bütünleşebilen öğeler kümesidir. “Norm ve değerlerin bütünleştirici sistemi ile insanlar arasında karşılıklılık olduğunu kabul eder ve işbirliğini savunur.”[3]

Yapısal-fonksiyonalistler toplumu bir organizma şeklinde düşünmektedir. Toplumun unsurları organizmanın organlarına benzemekte ve her biri bir fonksiyon icra etmektedir. Bütünlük de bu unsurların birbirine duyduğu ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Denge ise bir arada durma çabasının/uyumun sonucudur. Yapılar, bir fonksiyon sahibi olduğu için gelişir, var olmaları fonksiyonun ortaya çıkmasına bağlıdır. Yapıları fonksiyonlar yaratır, rol sahibi oldukları için de vazgeçilmezdirler. Değişim değil istikrar önemlidir. Toplumu ileri doğru götürebilecek şey, bu istikrarı bozmayacak bir gelişmedir. Buna “değişimin evrimci izahı” diyenler de vardır. Kendi içindeki farklılıklarına rağmen değişimin değil statikliğin savunucusu sayılabilir. Toplumu bir arada tutan şey unsurların birbirini çekme kuvvetidir.[4]

Diyalektiği bir noktada sonlandırdıklarını bir kenara bırakırsak, çatışmacı yaklaşıma göre toplum birbiriyle çatışan sınıflardan oluşmaktadır. Bu yaklaşımın toplum modeli toplumun her an ve her açıdan değişmekte olduğu, her öğenin bu değişime katkıda bulunduğu, toplumsal her alanda çatışmanın yer aldığı, her toplumun bazı üyelerinin diğerleri üzerindeki zorlamalarına dayandığı şeklindedir.[5] Toplumu, “bir organizma olarak değil içinde çatışmaların olageldiği bir süreç şeklinde”[6] ele alır. Ancak çatışma yaklaşımı da “toplumun bir bütün olarak devam etmesinin mekanizmalarını araştırır. Örneğin Dahrehdorf, çatışmayı düzenleyici kurumlar kavramı ile devamlı çatışma halinde olan bir toplumun bütünlüğünü koruduğunu belirtir. Böylece çatışma yaklaşımı da bir ölçüde denge fikrine yaklaşır. Yalnız buradaki denge ahenkli bir işbirliği sonucu değil, çatışmaların düzenlenmesi sonucu elde edilen bir dengedir.”[7]

Her durum sınıflar arasındaki çatışmanın oluşturduğu bir denge halidir. Ancak bu denge çıkarların, güçlünün zorlamasına dayalı olarak uzlaştığı karasız bir dengedir. Bu dengenin biri lehine bozulması yeni bir durumu ortaya çıkarır. Bu da toplumsal değişmenin dinamiği ve biçimidir. Çatışma sürekli olduğu için değişim de süreklidir. Sınıflar arasındaki dolayısıyla da toplumsal denge çatışma üzerine kuruludur. Toplumu bir arada tutan şey iktidar mücadelesidir, buna diğeri ile kıyaslayarak itme kuvveti de diyebiliriz. Yaklaşımın en bilindik isimleri Marks ve Dahrendorf’tur.

Toplumun unsurlarının yaklaşımlara göre farklılık arz ettiği de unutulmamalıdır. Fonksiyonalist yaklaşım aktör dediği bireye kadar rol, statü, fonksiyon ve pozisyonlara sahip grup, topluluk, meslek gibi unsurları kabul ederken; çatışmacı yaklaşım sınıflardan söz etmektedir. Neo-Marksistler alt sınıflardan söz ediyor olsa da sınıf yaklaşımı, emek ve mülk sahibi veya yönetici-yönetilen olmak üzere temelde iki sınıf kabul etmektedir.

Toplumun nasıl bir arada durabildiğini ele alacağımız bu yazıda bu yaklaşımlardan bahsetmemizin nedeni, ufuk açıcı olacağını düşündüğümüzden dolayıdır.

Birbirine tamamen zıt gibi görünen iki yaklaşımın da haklı olduğu/isabet kaydettiği noktalar olduğu söylenebilir: Toplum hem birbirine ihtiyaç duyan unsurların bütünleşmesinden oluşmakta hem de her toplum bir şekilde çatışmaya sahne olmaktadır. Daha ileri giderek çatışmanın olmadığı bir toplum yoktur da denebilir. Ancak çatışmaya neden olan şey sadece üretim araçlarının mülkiyeti ile ilgili mesele değildir. Milliyet, soy, ırk, çıkar, din, ideoloji (ve hatta bunların alt grupları) gibi birçok neden söz konusudur.

Diğer taraftan toplum için uyumun faydalı olduğu gibi çatışmanın da bazı “faydalar” sağladığı söylenebilir. Örneğin; tarafların dinamik, bilinçli ve güçlü olmalarına, gelişmenin daha hızlı ve daha sağlam ilerlemesine neden olabilir. Ayrıca, iyiliğin hayata egemen olması kötülükle çatışmadan gerçekleşemez; bu bakımdan toplumun “dengesine” uyumun katkısı gibi çatışmanın katkısından da söz edilebilir. Çatışmanın faydası derken şüphesiz ki insani ve doğal özelliklerin ihtilaf konusu haline getirilmesini, sonra da bunların güç sahiplerince tefrika için kullanılmasını kastetmiyoruz. Sınıf çatışmalarının doğurduğu anarşizmi de kastediyor değiliz. Bu tür durumlar insanlığın çalışıp didinerek elde ettiği gelişimi/birikimi ve huzur ortamlarını silip süpüren bir sel gibidir. Toplumu ileri doğru değil geriye doğru götürmektedir. Daha da önemlisi paylaşılan ortam bir arada yaşanabilir olmaktan çıkmakta, kimse kimseye derdini anlatamamaktadır. Fikirler konuşulamamakta, düşünceler kendilerini muhataplarına anlatamamaktadır. Asabiyet her şeye galip gelmekte, haklı söz yanlışların arasında kaybolmakta, hakkın ifadesinin arkasında, çatışmanın yarattığı algı ile başka şeyler aranmaktadır.

Çatışmacı yaklaşımın, çatışma ile sağlanacağını iddia ettiği gelişimin, sınıfların dolayısıyla da çatışmanın olmayacağı ideal ortama doğru ilerlemek olduğunu da not etmek gerekir. Dolayısıyla çatışma, haklı olanın hakkını alma mücadelesi olarak onaylanmakta, bir yöntem olarak benimsenmekte ama nihayetinde reddedilmektedir. Çatışmanın, ideale uygun olmayan ortamın özelliği olduğu ifade edilmiş olmaktadır.

Çatışma nedenlerini hayattan söküp atmanın imkânı olmadığı için bir arada yaşayabilmek insanlığın başından beri karşı karşıya kaldığı bir problemdir. Göçlerin büyük bir kısmının sebebi de budur. Ancak göçün, soruna çözüm olma imkânı gittikçe azalırken toplumların barındırdığı farklılıklar/kompleksite, mozaiğindeki renk sayısı artmaktadır. Bu da bir arada yaşamanın gittikçe daha önemli bir konu haline gelmesine neden olmakta, bulunacak sağlıklı çözümlere ihtiyaç da o oranda artmaktadır.

Geçmişte bu sorun çoğunlukla bir tarafın egemenlik sağlaması, diğerlerini bastırması ve hatta yok etmesi şeklinde çözülmeye çalışılmıştır. Çeşitliliği kabullenip kendi içinde barındırarak bir arada yaşamaya çalışma örnekleri son derece azdır. Bu nedenle soy, din ve hatta çıkar ortaklığı gibi ortak payda olarak ileri sürülen şeyler, güç sahipleri tarafından farklılık/üstünlük, dolayısıyla da hâkimiyet aracı olarak kullanılagelmiştir. Taraflar aynı ortamı eşit şartlarda paylaşmayı arzu etmemektedir. Zira güç eşitsizlik gerektirir. Geçmiş her ne kadar belli ölçüde buna elveriyor idiyse de bir arada yaşamak gün geçtikçe kaçınılmaz olmaktadır.

Bu yazıda toplumun bir arada yaşayabilmesi için bugüne kadar denenen yollardan, yöntemlerden söz ederek güne dair çözülmesi gereken sorunlara işaret etmeye çalışacağız. Bunun için önce milliyet, din ve ideolojiyi bir arada yaşamayı sağlayıp sağlayamamaları bakımından irdeleyeceğiz. Sonra fikrin rahatça dile getirilebildiği bir ortamın bir arada yaşamayı nasıl mümkün kılabileceğini anlamaya çalışacağız. Belirlemeye çalışacağımız sorun başlıklarının tartışmalara katkı sağlayacağı ümidindeyiz.

Milliyetçilik

Aslen Arapça olan millet kelimesi, “din veya mezhep, bir din veya mezhebe bağlı olan cemaat” anlamına gelmektedir. 20. yüzyıl başlarına kadar Türkçede de bu anlamda kullanılmıştır. 19. yüzyıl ortalarından itibaren Fransızca/İngilizce nation kavramına karşılık olarak kullanılmaya başlanmış, 1932’de milletin Yeni Türkçe karşılığı olarak “ulus” kelimesi benimsenmiştir. “Nation” ise kök anlamı itibariyle “aynı atadan gelenler topluluğu” demektir, esasen Türkçe kavim veya aşiret kelimelerinin karşılığıdır. Ulus kavramı ise tıptı “budun” gibi siyasi amaçla bir araya gelmiş olan boylar konfederasyonunu ifade etmektedir.[8]

TDK, milliyetçiliği “Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı, ulusçuluk, ulusalcılık, nasyonalizm” şeklinde tanımlamaktadır. Milliyetçilik, genellikle ulusçuluk ve nasyonalizm ile eş anlamlı olarak, “kendilerini birleştiren dil, tarih veya kültür bağlarından bir üst yapı oluşturabilmiş sosyal birikimlerin adı olan millet veya ulus olarak tanımlanan bir topluluğun yaşama ve ilerleme ülküsünün toplumların ve insanlığın gelişmesini sağladığına inanan görüş”[9] şeklinde kabul edilmektedir.

Burada milliyetçiliği ayrıntılı bir konu ve kavram biçiminde ele almak niyetinde değiliz; bu, makalenin içeriğine de uygun düşmemektedir. Biz sadece milliyetçilikle ilgili birkaç noktaya temas edip, toplumun bütünleştirici unsuru olarak nasıl fonksiyon icra ettiğini anlamaya çalışacağız.

Alan Myers (1933–2010) milliyetçiliği; millet mensuplarının, paylaştıkları, insanlığın genelinden ve diğer milletlerinkinden farklı ortak paydalara duydukları inanç olarak tanımlıyor. Ayrıca milliyetçiler için milli ortak paydaların, bireyler arasında görülebilecek rekabet unsurlarından daha önemli olduğunu da belirtiyor. Daha önemli bir nokta olarak milliyetçiliğin, kapitalizm tarafından yaratıldığını ifade ediyor. Bunun da burjuvanın, feodalizmi devirme,  geniş bir coğrafya üzerinde tek yönetim, tek dil ve tek pazar yaratma isteğinin bir ürünü olduğunu söylüyor. Kapitalizm için uygun koşulları yaratmanın millet düşüncesinin yaratılması olduğunu, bunun için de milliyetçiliğin bir çeşit kapitalist/burjuva ideolojisi olduğuna şaşırmamak gerektiğini ortaya koyuyor.[10] Milliyetçilik, aydınlanma ile başlayan materyalist, emperyalist dünya görüşüne malzeme olan bir ideolojidir. Bugün “Anglosakson kültürüne bağlı toplumlarda ve Avrupa Birliği düşüncesini savunan çevrelerde olumsuz bir anlam yükleniyor” olması, üstün ırk/millet ve her türlü çıkarcılığı terk etmelerinden değil konjonktürden kaynaklanmaktadır.

Allah insanları, kabileler ve milletler halinde yarattığı için millet olgusu insanların çoğalmaya başladığından beri vardır. Ancak milliyetçiliğin bir ideoloji haline gelmesi, 19. yüzyılla birlikte Avrupa’da başlayan bir şeydir. Bundan yaklaşık yüz yıl kadar sonra ise bütün dünyada egemen siyasi düşünce haline gelmiş, ulus-devletin doğmasına neden olmuş, dünya siyasi haritası milliyetçilik ilkelerine göre yeniden çizilmiştir.

Bir ideoloji haline gelmeden önce bugünkü anladığımız şekliyle bir milliyetçilikten söz etmemiz mümkün değildir. Bu, o zaman soy ilişkilerine dayalı yapılanmalar olmadığı anlamına gelmez. Tam aksine geçmişte kan bağına dayalı yapılanmaların daha çok olduğunu görmek mümkündür. Örneğin imparatorluk çağında devlet yapılanması tamamıyla soy ilişkilerine dayalıdır. Fakat bu, millet değil aile egemenliğidir.

Kan bağına dayalı yapılanmalar, yapılanmanın ve içinde bulunduğu ortamın ölçeğine göre farklılık arz etmektedir. Örneğin; Araplar bir millet, Kureyş onun içinde kavim, Haşim Oğulları veya Ümeyye Oğulları Kureyş içinde bir soy/aşiret, filancalar da onun içinde bir ailedir. Emevi, Abbasi ve diğerlerinde önemli mevkiler hep Araplara verilmiş olsa bile yaptıkları Arap milliyetçiliği değildir. Aileden başlamak üzere her bir halkanın, içinde bulunduğu dairenin üstünlüğünü iddia etmesinden söz edilebilmekle beraber; bu durumun bugünkü karşılığı daha çok aşiretçilik şeklinde ifade edilebilir. Bu da doğrudan doğruya çıkar ortaklığı esasına dayalıdır. Araplardaki bu durum genele şamil kılınabilir. Kraliyet ailesi, içinde bulunduğu boy, kavim ve milletten daha özeldir. Egemen aileye kan bağıyla yakınlığın bir imtiyazı vardır, ama kraliyet ailesinin kutsanması ve Tanrı ile kurduğu akrabalık, milletinin geri kalanına teşmil edilmemektedir. Firavunların İsrailoğulları’na uyguladığı zulüm gibi “özel durumlar” hariç milliyetçiliğin, dönemin hedeflerine aykırı olduğu da rahatlıkla söylenebilir.

Milliyetçiliğin bir ideoloji olarak gelişmesinden önceki soy ilişkilerine bağlı egemenliği anlamakta kullanılabilecek en iyi materyal, İbn-i Haldun’un Mukaddimesi’dir. Mukaddime’de mülkün/iktidarın en önemli ve vazgeçilmez unsuru olarak kabul edilen asabiyet, bizim anladığımız milliyetçilikten oldukça farklıdır. Güçlü ve geniş aile/aşiret anlayışına denk gelmektedir. Ayrıca sadece Araplardan veya Türklerden oluşan bir devlette Arap ya da Türk milliyetçiliği yapmak anlamlı olabilir; ama ne zamanın güçlü devlet anlayışı bir milletin egemenliği ile sınırlıdır, ne de böyle bir ideoloji imparatorluğu bir arada tutabilir. Tam aksine kendi kuyusunu kazar.

  1. yüzyıldan itibaren gelişen milliyetçilik; ulus-devletin, dolayısıyla da yeni sermaye sahiplerinin kral-din adamı ortaklığına karşı özgürlük, bağımsızlık temelinde karşı çıkış zeminidir. Bu zemin, kral-kilise ortaklığındaki zalim Orta Çağ zihniyetli imparatorluklara ve de İslam referanslı Osmanlı’ya karşı, aydınlanma hareketi için uygun bir zemin teşkil etmektedir. Zira İngiliz, Fransız, Alman gibi nispeten arı/homojen toplumlardan söz edilebilmektedir. Bu nedenle proje başarılı da olmuştur. Ama Türkiye veya Amerika gibi farklı millet ve etnik grupların bir arada bulunduğu memleketlerde milliyetçilik amaca uygun düşmemektedir. Bunun için de bu tür ülkelerde milliyetçilik ideolojisi, çeşitli ekler yapılarak veya farklı şekilde yorumlanarak kullanılmıştır. Amerika’da Amerikan vatandaşlığı milliyetin yerine konulmaya çalışılırken, Türkiye’de diğerlerinin varlığını reddeden, herkesin Türk sayılacağı tanımlar yapılmıştır.

Kan bağına dayalı bir vasfın, insanları bir arada tutmak gibi bir fonksiyonu olamaz; bu, onun doğasına aykırıdır. Irk, renk, dil, millet Allah’ın tanışmak için yarattığı insani farklılıklardır. Bunlarla insanlar bir arada tutulmaya çalışıldığında doğal ve zorunlu olarak “diğer”i kendiliğinden oluşur. Diğerleri ya sadece dışarıda kalır ya da doğrudan düşman ilan edilir. Milliyetçiliğin çıkış zeminine ve kendisini besleyen bilince bakıldığında milletleri birbirine düşürmekten başka bir amaçla ortaya çıkarıldığı söylenemez.

Milliyetçiliğin ortaya çıkışı ve yükselişiyle Batı’nın dünyaya egemen olma süreci eşzamanlı işlemektedir. Bütün dünya Batı’nın hilesini yutmuştur. Dünya ülkeleri imparatorlukların boyunduruğundan kurtularak hep beraber Batı’nın çıkarları uğrunda aynı yola girmiştir.

Milliyetçiliğin toplumlara barış ve huzur değil tam aksine savaş ve kan getirdiğinin en açık örneği yine Batı’nın kendisidir. Avrupa ülkelerinin her birinde görülebilen ve bütün dünyanın imrendiği, barış, refah, demokrasi, hukuk, hümanizm tam olarak Batı milliyetçiliğinin bir ürünü, kendi evindeki durumdur. Hem Batı’nın hem de onun kaynaklık ettiği milliyetçiliğin gerçek yüzü, Hindistan’da İngiliz, Irak ve Afganistan’da Amerika örnekleriyle görülen şeydir. Tunus, Cezayir ve hemen bütün Afrika ülkeleri, Rusya hegemonyasından kurtulan Asya ülkeleri yani dünyanın her bir köşesi öyle veya böyle Avrupa ülkelerinden birinin veya Amerika’nın “barışçı milliyetçiliği”nden bir şekilde nasibini almıştır. Burada anti parantez olarak Batı’yı, dine ve insani davranışlara tanıdığı özgürlükleri sayarak tanımlayan, öven, örnek gösteren, diğerleriyle kıyaslayanlara Batı’ya Londra’dan, Paris’ten değil; Bağdat’tan, Kabil’den bakmalarını öneririz. Her iki noktadan bakıldığında ortaya çıkan iki farklı görüntünün aynı milliyetçilik anlayışında birleştiğinin delili farkın kendisidir.

Milliyetçilik ideolojisinin ortaya çıkmasından önceki Batı’nın başka milletlerle olan ilişkisi/vahşeti ile sonrası arasındaki fark, sadece Avrupa milletlerinin kendi aralarındaki ilişkilerle ilgilidir. Irkçı bakış açılarında, deri rengi koyu olanları aşağı sayan anlayışlarında temelde bir değişiklik yoktur. Özellikle Afrika’da işledikleri akıl almaz cinayetleri sadece çıkarcılık hatta ülke çıkarları idealiyle izah etmenin imkânı yoktur. İnsan vicdanının bile önüne geçirmeyi başardıkları şey ırkçı değerleridir.

Anlaşılan odur ki, nerede milliyetçilikten söz edilmişse orada milletler arasında birlik değil çatışma muhtemeldir. Kan bağı/milliyetçilik bir ideoloji haline geldiğinde bile insanları bir arada tutmaya kadir değildir. Çok uluslu yapılarda daha açık görüldüğü gibi bir milliyetin üst kimlik haline getirilmesi, bu milletin doğrudan doğruya diğerleri üzerindeki hegemonyası anlamına gelmektedir. Hâkim kabul edilen millet ne kadar adil ve eşitlikçi olursa olsun, merkeze mesafedeki denkliğin bozulması bir arada yaşamaktan çıkıp birinin egemenliğine dönüşmektedir. Ayrıca bir milletin baskınlığı hissedildiğinden itibaren tefrikanın ateşi körüklenmeye başlanmış demektir.

Bir arada yaşayabilmenin millet/milliyetçilik açısından imkânı hiçbir milliyeti üst kimlik haline getirmemektir. Milliyete dayalı bütün farklılıkların birbirine eşit mesafede olması temel şart olmalıdır. Zaten milliyetin var ediliş nedeni tanışmaktır. Tanışmak ise diğerinin kimliğini kabul etmeyi gerektirir.

Şümullü ve diğerlerini kuşatacak şekilde tanımlanması, kavim, aşiret, millet gibi kan bağı temelindeki ilişkilerin bir arada yaşamaya imkân sağlayabileceği anlamına gelmez. Farkları/kimlikleri yok eden şümullü tanımlar “maksadın” aksine, diğerinin kimliğini reddetmekle eş anlamlıdır. Ayrıca milliyetçilikle, aynı millete mensup olanları bile bir arada tutmak oldukça zor bir durumdur. Bu nedenle aynı milletin mensuplarının bir arada durabilmesi için genelde, milliyetin dışında başka ortak paydalar da aranmaktadır. Çıkar başta olmak üzere, dil, kültür ve tarih ortaklığı milletin bir arada duruşunu sağlayan destekçiler olarak görülmektedir. Bu sebeple, ilgi, eğilim ve dünya görüşü gibi paydalar milliyetten daha kuvvetli bir birleştirici gibi görünmektedir. Bunu biz ideoloji başlığı altında ele almaya çalışacağız.

İdeoloji

İdeoloji, tanımı, çerçevesi ve niteliği üzerinde çokça tartışma olan bir kavramdır. Bunun için de netameli bir terim olarak görülmektedir. Netameli[11] olması çok şeyle/alanla ilişkilendirilmesinden, bu yüzden de onu tanımlayan ve onunla uğraşanların sayısının oldukça fazla olmasından kaynaklanmaktadır. “Doğru düşünme yöntemi” olarak görülmekten, “düzmece bilimsel kuramlar üzerine oturtulmuş doktrinler” demeye kadar varan bir evrim ve tanım yelpazesine sahiptir.

Müslümanlardan bu kavrama mesafeli duranların gerekçesi, komünizm, kapitalizm, liberalizm gibi ideolojilerin beşer kaynaklı olmasıdır. Bu sebeple de ideoloji, çoğunlukla hakikatin yerine konmak istenen sakat anlayış, insan iradesinin putlaştırılması olan azgın heves, olgulardan yola çıksa bile ütopik bir proje olarak görülmektedir. İdeolojiler, örneğin işçi sınıfı gibi belli sınıf ve kesimleri etki altına alarak dayandığı sınıfın iktidarı ele geçirmesini hedeflemektedir. Bunu da kitleleri toplayıp onlara hırs ve değer aşılayarak, zihinlere bir takım sloganlar yerleştirerek, baskı gruplarının menfaatlerini gizleyerek yapar. Bu negatif yaklaşıma göre ideoloji, bir kişinin, grubun ya da topluluğun çıkarlarını haklılaştırmaya yarayan düşünce ve fikirler sistemidir.[12]

Hemen herkesin ideolojiden anladığı bir şey vardır. Kimileri için dünya görüşünü ifade ederken, kimileri için özellikle “ideolojik”de olduğu gibi sanatsal, bilimsel ya da tarafsız olanın zıddını temsil etmektedir. Bu netameli terimin bir tanımını yapmak istersek şöyle diyebiliriz: Belli bir grubun paylaştığı düşünce, değer veya inançlar bütünüdür. Bu ilkeler, sosyal, siyasi, moral vb. alanlardan biri veya birkaçı ile ilgili olabilir, hedefleri tayin eder, davranışlara yön verir, toplumun/sistemin ana yapıları ve dönemleri arasında bağlantı kurar/sürekliliğini sağlar.[13]

İdeolojiyi tanımlamanın zorluk sebeplerinden birisi bizim yaptığımız tanımda da görüldüğü gibi din, kültür, dünya görüşü, felsefe gibi kavramlarla iç içe geçmiş anlamlara sahip olmasıdır. Fakat bir dinden kaynaklanıyor olsa da beşeri olması yönüyle dinden ayrılır. Dayandığı değerlere bağlı bir davranış tarzı önerir. Buna karşın önerdiği davranış tarzının daha keskin ve daha dar kapsamlı olması yönüyle dünya görüşünden de farklıdır, hayatın sadece belli alanlarıyla sınırlı kalabilir (milliyetçilik gibi). Felsefeden, hem davranış tarzı önermesi hem de derinlik itibarıyla farklılık arz eder. Kültürle arasındaki en önemli farkın tercih gerektirmesi olduğu söylenebilir. Ayrıca kültür gibi doğal süreç içinde oluşmak zorunda değildir. Marksizm gibi bir kişi veya bir grup insanın geliştirdiği düşüncenin benimsenmesiyle de oluşabilir. Sadece topluma hâkim olan düşünce değil toplum içinde bir gruba ait ideolojiden de söz edilebilir. Çünkü her rejimin/siyasal sistemin bir ideolojisi vardır; siyasal sistemlerle birlikte ideolojiler de birbirleriyle savaşır ve yarışır. İdeolojiden başka hiçbir şey ideolojiyi değiştiremez, hatta onunla mücadele de edemez. Bu nedenle ihtilallerde ilk önce kitle iletişim araçları ele geçirilir.[14]

Görüldüğü gibi ideoloji aslında nötr bir kavramdır. İyi ya da kötü, olumlu veya olumsuz olması içeriğini oluşturan değer yargılarının niteliğine bağlıdır. Burada, yukarıda bahsettiğimiz kavramlarla çokça karıştırılan, belki karıştırılmasında önemli bir sakınca da olmayan ideoloji terimini tercih etmemizin nedeni şudur: Kültür, ideolojiye nispeten kan bağı ilişkilerine çok benzer bir şekilde yerel şartların, dolayısıyla da doğal farkların alanına girmektedir. Belki burada da dünya görüşüne çok yakın bir anlamda kullanacağız; fakat bir dinin dünya görüşü olarak nitelenebilmesinden dolayı ideoloji terimi maksada daha uygundur. Zira dinin kendisi bir ideoloji değildir. Çünkü ideoloji beşer kaynaklıdır. Dinden türetilen ideoloji dinin yanında doğal, yerel hatta kişisel faktörlerden de etkilenebilir.

Anlatmaya çalıştığımız, ideolojilerin öyle veya böyle ilahi dinlerden bir şekilde etkilenmiş olmalarından ibaret bir durum değildir. Peygamberlerin Allah’a dönüşünden sonraki her türlü, dini hayata aktarma çabası, beşerin dine getirdiği yorumdur. Bu, doğal ve zaten öyle olması gereken bir durumdur. Böylece zaman, zemin gibi doğal ve siyasi birçok etken sebebiyle Şia, Ehl-i Sünnet ve daha küçük çaptaki mezhep ve cemaat adı altında farklı yorumlar oluşmuştur. Aslında bunların hepsi, işin içine beşer yorumu karışmış olması nedeniyle birer ideolojidir. Bunun toplumsal yapılanmaya ve bir arada yaşamaya etkisini din başlığı altında inceleyeceğiz, yine de burada şunu belirtmek gerekir. Dinin hayata aktarılmasında beşeri yorum kaçınılmaz ve hatta gereklidir. Bu, iyi niyet ve samimiyetle olduğunda adı ictihaddır. İşin içine kötü niyet karıştığında dinden etkilenmiş beşeri bir ideoloji ortaya çıkar. Her yapılan iş ve ictihada samimiyet egemen olsa bile ortaya çıkanı beşerin bir faaliyeti olarak görmek gerekir. Böyle kabul edildiğinde, ideolojinin yanlışlıklarını sorumluluk sahibi beşerin üstlenmesi mümkündür. Mezhep ve cemaat görüşlerini dinin aslı olarak görmek, din adına ortaya çıkan toplumsal çatışmaların en önemli nedenidir. Dinin farklı yorumlarını/mezhepleri birer ideoloji olarak görmek, dinin beşer hayatındaki etki alanını daraltmak anlamına gelmez; farklı yorumlara, birbiriyle daha kolay sosyal ilişkiler geliştirme imkânı sağlar.

Dinin dışındaki ilgi, eğilim, dünya görüşü, daha genel bir ifadeyle ideolojilerin birlikte yaşamaya etkisine gelince: Birinci olarak; milliyet eğer toplumu dikey çizgiler şeklinde bölüp uyuşma sorunları olan kategoriler oluşturuyorsa buna ikinci bir ayırıcı unsur olarak eklenen ideoloji de bu dikey çizgileri yatay olarak bölmektedir. Ancak bu ikinci bölümlenme ile oluşan karelerin sayısınca sosyal kategori oluştuğu söylenemez. İdeolojilerin bireyleri bir araya getirmekte milliyetten daha güçlü olduğu söylenebilir.[15] Bunun için de ideolojinin niteliğinden bağımsız olmamak şartıyla, ideoloji tarafından yapılan bölümlenme milliyet bölümlenmesini bastırabilir, en azından çizgilerin daha silik olmasına neden olabilir. Milliyetçilikle farklı ideolojiler yan yana getirilemez, ama bir ideoloji altında farklı milletler bir araya getirilebilir.

İkinci olarak; ideolojilerin bir arada yaşamaya etkisi, sahip olduğu karaktere bağlıdır. Örneğin komünist ideoloji doğrudan, kapitalist ideoloji dolaylı olarak toplumda kendisinden başkasına hayat hakkı tanımazken mistik ideoloji diğerleriyle çok rahat yaşayabilir. Ayrıca kapitalizm, milliyetçilikle akrabalık ilişkisine sahip iken, komünizm ne milliyetçilik ne de kapitalizmle bir arada bulunabilir. Çünkü tanım itibarıyla bile birinin varlığı diğerinin yokluğuna bağlıdır. Dolayısıyla bireyleri bir araya getirmekte milliyetten daha güçlü olan ideolojiler daha keskin ayrılıklar oluşturur; bu ayrılıkların daha kuvvetli çatışmalar çıkarması kuvvetle muhtemeldir.

Son olarak, ideolojilerden diğerine hoşgörü ile bakan ve hayat hakkı tanıyanlar varsa da nihai noktada ideolojinin varlık sebebi toplumun farklı unsurlarını bir arada tutmak değildir. Materyalizm/kapitalizm gibi diğerini görmezden gelenleri dışarıda bırakarak bir değerlendirme yapsak bile ideolojiler toplumun huzur ve refahının kendisine tabi olmakla gerçekleşebileceğini savunmaktadır. Ancak toplumun tamamı tarafından kabullenilmiş olsa bile ideolojiler çatışmaları yok etme imkânına sahip değildir. Çünkü mücadele arenasında farklı unsurlar bir ideolojinin içinde sorun çıkarmadan durabilirken genel ve hâkim düşünce haline gelince üstü örtülmüş olan ayrışmalar yeni çatışma sebebi haline gelmektedir. Millet, mezhep, aile ve kişisel çıkarların tebarüz etmesi gibi…

İmparatorluklar, Amerika ve Rusya gibi çok uluslu toplumlarda beşeri farklılıkların sorun çıkarmaması için insanlar bir ideoloji etrafında toplanmaya çalışmıştır. Rusya’daki başarısızlığın sebebi, ideolojinin niteliğinden aynı zamanda diktatörlük ve zulümden kaynaklanmaktadır. Diğerlerindeki nispi başarının ortaya çıkardığı sonuç, ideoloji etrafında birleşmenin kan bağı ilişkilerinden daha gelişmiş bir ilişki biçimi olduğudur. Eğer milliyetçilik/kan bağına dayalı yapılanma en ilkel insani ilişki biçimi ise ideoloji bunun bir adım ilerlemiş hali sayılabilir. Kan bağına dayalı yapılanma neredeyse bütünüyle çıkarcılık/dünyalıklar peşinde koşma üzerine kurulu iken, ideolojilerde değer ve inanç gibi insana daha yakışır ve çıkarcılığı aşma potansiyeline sahip kavramlar kullanılmaktadır.

Din

Din, toplumu huzur, barış ve adalet içinde bir arada tutabilecek en sağlam alternatiftir. Çünkü o, ne milliyet, ırk, renk, kültür, dil gibi doğal özelliklerin; ne de bilgi, kabiliyet gibi hususların sosyal statü veya üstünlük aracı haline getirilmesini kabul eder. İnsanların birbirine derecelerle farklı kılındığı özellikleri sosyal statü anlamında değil sadece işin ehline verilmesi anlamında bir üstünlük olarak zikreder. Bu da toplumun tümü açısından işlerin yolunda gitmesine duyulan ihtiyacın bir sonucudur. İnsanlar Rabbin huzurunda tarağın dişleri gibi eşit olduğu kadar toplumsal yetki/sorumluluk konusunda da birbirlerine eşit mesafededirler. Toplumun işlerini yerine getirme “makamları”, üstünlük vesilesi değil sadece görevdir.

Bilgi de dâhil her türlü imkân ve zenginlik, belli kimseler arasında dolaşması için değil paylaşılması, hayrın ve iyiliğin yaygınlaştırılması için lütfedilmiştir. Bunlar birer üstünlük vesilesi değil sadece sınavdır. Bir tek üstünlük vesilesi olan takvanın sosyal statü anlamında bir karşılığı yoktur, bilgisi de Allah’a aittir.

Dinin, toplumsal huzuru sağlamasına ilişkin şunu da ilave etmemiz gerekir: Din, kendisini en mükemmel dünya görüşü olarak tanımlar, kurtuluşun ancak kendisine tabi olmakla mümkün olacağını izah/iddia eder ama kendisini zorla kabul ettirecek hiçbir aracı meşru saymaz. O, iman edilmesi gereken bir kurtuluş reçetesidir, iman ise zor ile değil, irade ile bir arada olabilir. Din, kabullenilmeyi, büyüyüp güçlenmek için değil muhatabının kurtuluş ve faydası için ister. “Diğeri”ne her zaman adaletle hükmeder. Siyasi iktidarı kontrol ettiği durumda bile diğerinin varlığını reddetmez. Davet eder ama baskı ile ortadan kaldırmaya çalışmaz. Ona hayat hakkı tanır ki kıyaslanabilsin, kendi iddiası anlaşılabilsin, imtihanın doğası gerçekleşsin.  Ancak engellenmeye rıza göstermez, zira dinin engellenmesi sadece dine değil insanlığın hayrına karşı bir savaştır. Muhatabının kullandığı araç ve yöntemlere denk araçlar kullanır, bunu yaparken kendi prensipleri ile de çelişmez. Tahrife uğramamış biçimleriyle bütün dinler bu noktalar üzerinde ittifak ederler; çünkü sonuçta hepsi aynı kaynaktan neşet etmektedir.

Görüldüğü gibi din, toplumu bütün kesimleriyle ve adalet içinde bir arada tutabilecek en güçlü bağdır. Ama bunun için kabullenilip hayata aktarılması hem de bunun, dinin kendi aslına ve maksadına uygun bir şekilde yapılması gerekir. Bir arada yaşamaya etkisi bakımından bu iki nokta önemlidir: Birincisi kabul edilmesi veya edilmemesi, ikincisi ise maksat ve ruhuna uygun kabul/icra edilmesi…

Din, çatışmaları yok etme potansiyeline sahiptir, ama kendisinin çatışma konusu ve nedeni haline gelmediği söylenemez. Tam aksine farkları ve ihtilafları örtme gücünün yüksek olması, daha derin ve keskin ayrılıkların müsebbibi haline getirilebilmesinin de nedenidir. Bu ihtilafın biçimi yukarıda bahsettiğimiz iki noktaya bağlı olarak ortaya çıkar. Bu iki noktadan; kabul edilip edilmemesi dinler arasında, kabul ediliş biçimi ise dinler arası ilişkiyi de etkileyecek şekilde aynı din mensupları arasında çatışma nedeni olabilir.

Birincisinin görece daha yıkıcı çatışmalara neden olduğu söylenebilir. Hıristiyan Roma’nın, bölgesini Hıristiyanlaştırırken giriştiği savaş ve katliamlar, Haçlı savaşları bu türden çatışma örnekleridir. Bugün Batı emperyalizminin Afrika’da ve Doğu’da işlediği cinayetlerdeki rahat davranışları dini farklılıktan da beslenmektedir. Bu bakımdan keskinliğinde bir zayıflama olsa da Batı’nın Haçlı ruhunu aşabildiği tam olarak söylenemez, belki nispi bir gelişmeden söz edilebilir.

Hem dinler arası çatışmanın hem de mezhep çatışmalarının bilançosu birbiriyle yarışacak biçimde ağır olmakla beraber, bir toplumda farklı dinlerin bir arada yaşaması daha kolay gibi görünmektedir. İnsanlığın bu noktada belli bir mesafe katettiği söylenebilir. Bu türden gelişmeler, dinler arasındaki ilişkinin daha derin bir geçmişe sahip olması, farklı dini tamamen öteki olarak kabullenmiş olmak gibi sebeplere bağlanabilir. Oysa aynı dinin farklı yorumu öyle değildir. Farklı dinin söylediği berikinin doğruluğu/yanlışlığı için bir anlam ifade etmez, ama farklı mezhebin bir sözü/iddiası berikinin doğruluğu hakkında da bir iddiadır. Bunun için de onu kabullenmek kendisinin tutarsızlığını onaylamak olarak algılanabilir.

Farklı dinlere mensup olmaktan doğan ihtilaf ve çatışmalar aslında dinin nasıl kabul ediliyor olduğundan bağımsız değildir. Zira dini anlama biçimi, sadece diğer mezheple olan ilişkiyi değil diğer dinlerle olan ilişkiyi de belirlemektedir. Din farkı da zaten bütünüyle yorumlamadan doğan bir farktır. Yoksa Allah’ın gönderdiği bir dinin diğerinden çatışmaya neden olacak bir farkı yoktur. Mezhepleri arasında görülen çatışma ve kıyımlar nasıl yorumlanma biçiminden kaynaklanıyorsa, tarihin şahit olduğu en büyük savaş, yıkım ve katliamlara bir fail olarak katılması da Hıristiyanlığın yine yorum biçimine dayanmaktadır. Aforoz ve engizisyon gibi kilisenin, zamanında en önemli kurumları da doğrudan yorum ürünüdür.

Özellikle Hıristiyanlıkta barizce görülen, farklı yorumlardan doğan mezhepleşme ve mezheplerin birbirine açıkça cephe alması İslam için de söz konusu olmuştur. Aşırılığı ve art niyeti göz ardı edecek olursak, dinin beşeri bir yorumla hayata aktarılması gayet doğal bir durumdur. Zira insan eldeki doğru yorumlama verilerinin tamamını kullanarak ne anlayabiliyorsa onu yaşamak durumundadır. Yorumlama farklılığı mezhep ve cemaatlerin ortaya çıkışındaki temel sebeptir. Her yorum, böylece kendi ideolojisini kurar. Ancak bunların çatışan, bir arada yaşayamayan topluluklar haline gelmelerinin tek sebebi yorum farklılığı değildir. Kendisini ve diğerini dinin aslına nispeten nereye koyduğu ilişkiyi belirleyen temel sebeptir.

İslam’ın mezhep ve cemaat biçimindeki algılanışı, çoğunlukla diğerlerini batıl saymak biçiminde tezahür etmiştir. Öyle ki, İslam mezheplerinin her biri diğer dinlere hoşgörü ile yaklaşıp onların ibadethanelerini korurken başka mezhepleri en büyük düşman ilan etmiştir. Her fırka kendisini Fırka-i Naciye olarak görmekte, geriye kalanları ise batıl saymakla kalmayıp hakkın önündeki engel olarak görmektedir.

Mezheplerin/farklı görüşlerin birbirini dine nispeten nasıl tanımladıkları temel sebep gibi görünmekle beraber, siyaset ve siyasi iktidar bu ideolojiler arasındaki ilişkiyi, bu temel sebep de dâhil olmak üzere etkileyen en önemli katalizördür. Dinin yorumlarından birinin iktidar tarafından desteklenmesi veya göz yumulması diğerlerini de doğrudan etkilemektedir. Mezhep ve cemaatlerin sosyal bir ayraç haline gelmesinin en önemli sebeplerinde biri, bunlardan birinin resmi ideolojiye dönüşmesidir. Bir görüşün resmi ideoloji haline gelmesi ile beraber diğerlerinin yasa dışı ilan edildiğine dair pek çok örnek vardır. Böyle durumlarda, bir görüşün doğruluğuna kanaat getirmiş olmak bir sebep ise de çoğunlukla siyasi çıkarların baskın çıktığı söylenebilir. Zaten dinin ihtilaf konusu haline gelmesine neden olan önemli hususlardan biri din ile siyasetin ilişkilendirilme biçimidir. Mezhepler birbirlerini genellikle siyasi nedenlerden dolayı dışlarlar. Aralarında çıkan tartışma konularının ucu bir şekilde siyasete uzanır. İktidarı eleştiren bir mezhebin tutunma ihtimali son derece zayıftır. İktidarlar genellikle doğruluğundan dolayı değil kendisine yakınlığından dolayı bir mezhebi resmi ideoloji haline getirirler. Doğruluk üzerinden bir ilişki kurulmuş olsa bile bu kısa zamanda çıkar ilişkisine dönüşmekte siyasi davranış öne geçmektedir. Dini anlayışların iktidara farklı mesafelerde bulunuyor olması onların bir arada yaşamalarına da engel olan önemli bir husustur.

Bu noktada şu tespit yapılabilir: Bir çeşit dini yorum, toplum geneline hâkim olduğunda çıkar ve doğal farklılıklara bağlı çatışmaları ortadan kaldırma konusunda pozitif bir etki göstermektedir. Ancak bu birleştirici özelliğinden dolayı dinin, iktidarlar tarafından sürekli suiistimal edildiği de görülmektedir. Bu suiistimal iki şekilde ortaya çıkar: Birincisi dinin birleştirici özelliğinden istifade etmeye çalışırken siyasi iktidarın, bunu işin ruhuna uygun yapmayı düşünmediğinden, insanları sorun çıkaran diğer farklılıklardan kurtarmak için bir dine veya dinin bir yorumuna zorlamasıdır. Bu zorlama istenen amacı çoğunlukla gerçekleştiremez, tam aksine daha derin ve yıkıcı çatışmalara zemin hazırlanmış olur. İşte bu noktada ikinci suiistimal biçimi ortaya çıkar, o da bu çatışmadan istifade etmektir. Çoğunlukla daha güçlü olanı destekleyen otorite hem haklılık iddiasına malzeme oluşturur hem de muhalifleri hizip çatışmalarıyla zayıflatır.

Farklı dinler ve farklı mezhepler ise aynı ortamı paylaşmakta sorunlar yaşamaktadır. Bunun en önemli sebebi bir arada yaşamanın kurallarının hâkim ideoloji tarafından belirlenmesidir. Hâkim ideoloji diğerlerine ne kadar özgürlük tanınacağını belirlemektedir. Ancak hâkim ideolojinin belirlediği alan, diğerlerinin kendisi için hak ve sorumluluk olarak tasavvur ettiği hareket alanı/değerlerini realize etmeye yeter alan ile örtüşmemektedir. Kendisine belirlenmiş alanın dışına çıktığında hâkim olan veya olmayan diğerleri ile karşı karşıya gelmektedir. Bu da doğrudan doğruya fiili çatışmanın gerçekleşme biçimidir. İşte bu noktada ortaya çıkacak fiili durum ideolojilerin niteliği ile ilgilidir. Sabır, temekkün veya huruç bu niteliğe bağlı olarak ortaya çıkması muhtemel fiili durumlardır.

Her şeye rağmen dinin toplumu bir arada tutmakta milliyet, çıkar ve ideolojik bağlardan daha güçlü olduğu görülmektedir. Osmanlıda dinin Ehl-i Sünnet yorumunun böyle bir etkisi olmuştur. Bugün Avrupa ülkelerinin bir arada durabilmesinde dini aidiyetleri önemli bir fonksiyon icra etmektedir. Bu, dinin temelde evrensel, bütün farklılıkları kuşatan değerlere sahip olmasından kaynaklanmaktadır.

Fakat şu noktayı atlamamak gerekir: Bir arada yaşayabilme son zamanlarda ve de özellikle Avrupa Birliği ülkelerinde dillendirilen bir yaklaşımdır. Avrupa kendisini bu konuda eleştirmektedir. Bu eleştirisi, doğal olarak bugüne kadar katettiği mesafenin geldiği nokta, aynı zamanda bu süreçte yaşadığı çatışma tecrübesinin bir ürünüdür. Bu gelişimi görmek gerekir ama nereden başladığı; ayrıca, Hıristiyan âleminin, kendi içinde yaşayan Müslüman nüfusa tahammülünün bu nüfusun sayısı ile ters orantılı olduğu da unutulmamalıdır.

Yine de farklı dinlerin bir arada yaşayabilmesinde insanoğlunun önemli mesafeler katettiğini söylemek mümkündür. Din adına işlenen onca cinayetten bu gelişmeyi sağlayacak dersler çıkarabilmesi, insandan beklenebilecek bir durumdur. Şüphesiz ki bu, bugün din adına ya da din kullanılarak zulüm irtikâp edilmediği anlamına gelmez. Hatta tersinden bugün daha usta tekniklerle dinin kullanıldığı, dine dayalı muhalefeti zayıflatacak yöntemler keşfedildiği de iddia edilebilir. Ancak bu tür durumlarda dini duyguların, dünya hırsıyla nasıl bastırıldığını da tespit etmek gerekir. İşin içine emperyalist hileler karıştırılmadığında farklı dinlere mensup olanlar aynı ortamı eskisinden daha rahat paylaşabilmektedirler. Mezhepler arasındaki yumuşama ve diğerini anlayarak bir ilişki kurma çabası da İslam camiasının gösterdiği önemli gelişmelerden sayılabilir. Asırların biriktirdiği engelleri bir anda aşmak tabii ki mümkün değildir. Ama anlamaya çalışmak bile ümit beslemeye değer bir gelişmedir.

Demeye çalıştığımız, sapık ve aşırı olanlar da dâhil her türlü yorumu onaylamak veya yaşaması gerektiğini savunmak değildir. Tam aksine Müslümanların omuzlarına yüklenmiş olan, yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar mücadele etme prensibi, din adına üretilen yanlışlıkların ıslahını da içine alır. Ancak kabul etmek gerekir ki, bu tür yorumları ıslah etmenin yolu ona karşı uygulanacak şiddet ve yok sayma değildir. Tam aksine şiddet ve sindirme, galat yorumları yaşatan ve büyüten bir şeydir. Ayrıca düşünceye karşı şiddet ve sindirici güç kullanmak, bir bakıma bu yönden zayıflığın genel olarak da acziyetin bir ifadesidir. Oysa şiddete ve sindirmeye başvurmadan takip edilecek dengeli ve sabırlı bir ıslah etme mücadelesi olumlu sonuç almaya daha yakındır. Ayrıca hak din olan İslam’ın şiddet kullanmaya, ancak şiddete karşı olmak gibi özel durumlara ilişkin olarak cevaz verdiği de unutulmamalıdır.

Öyle görünüyor ki sadece doğal/demografik koşullar değil ıslah etme çabası da insani değerler açıkça ihlal edilmemek kaydıyla bir arada yaşamayı zorunlu kılmaktadır. Bir arada yaşayamayacak kadar tahammülsüz olmak diğerini tanıma ve anlama, daha da önemlisi ona katkıda bulunma ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. Oysa yanlışı düzeltmek/dönüştürmek bir şekilde bir arada bulunmakla mümkün olabilir. Doğruyu/yanlışı anlatmak, söz kadar yakınlığa, örnekliğe de ihtiyaç duyan bir iştir. Aynı ortamı paylaşmadan kimseyi dönüştürmek, eleştirmek veya faydalanmak mümkün görünmemektedir.

***

İnsanları bir arada tutan, birisi çıkarlara, ikincisi ise değerlere dayalı olmak üzere iki tür bağ vardır. Aslında bunlar fiiliyatta birbirinden tam olarak ayrılamazlar. Alış-veriş gibi geçici durumlar hariç; çıkarlarını paylaşanlar bir şekilde değerlerini de, değerlerini paylaşanlar da aynı zamanda çıkarlarını da paylaşırlar. Ya da değerlerin çıkarları kontrol etmesi gibi çıkarların da değerleri kontrol etmesi mümkündür. Sorun, daha çok çıkarların mı yoksa değerlerin mi öncelikli olduğu ile ilgilidir.

Çıkar ortaklığı, tabiatı itibarıyla bir arada yaşamayı temin edemez. Çünkü paylaşma değil, bölünme esasına göre kurulur. Pastadan daha çok pay alabilmek için mümkün olduğunca az sayıdaki paylaşımcının bir araya gelmesidir. Toplumun tamamını ancak diğer bir topluma karşı bir araya getirir, ama toplumu da kendi içinde böler. Dolayısıyla toplumu tam olarak, ancak çatışmacıların tarif ettiği esaslara göre bir arada tutabilir. Çıkar etrafında oluşan topluluklar, durum değiştiğinde birlikteliklerini kolayca kaybedip birbirinin hasmı olabilirler. “Diğeri” sadece çıkar gereği bir “öneme” sahiptir. Çıkar temelindeki oluşumlar, çapı ne kadar geniş olursa olsun uyum değil çatışma üretir.

Değerlere dayanan bağlar ise bir arada bulunmaya çıkardan/ihtiyaç karşılamadan öte bir anlam yüklerler. Hedef, değerlerin gerektirdiğini birlik içinde gerçekleştirmektir. Bu birliktelik maddi dünyadan bağımsız değildir. Ama değerlerin realizasyonu öncelikli öneme sahiptir.

Değerlere dayalı bağlar, bölünme ve çatışmayı değil bütünlük ve uyumu hedeflemekte olduğu halde buradan da çatışmalar doğduğunu gördük. Zira farklı değerlere bağlı olmak birbirini dışlayan gruplar oluşturmakta, dünya görüşünden kaynaklanan bu farklılıklar kıyamete kadar mukadder görünmekte, bu da farklı ideolojilerin her bir toplumda karşı karşıya olacağı anlamına gelmektedir. Hak dinin gelmesi ve onun en doğru şekilde yorumlanmasıyla bile farklı tercihler ortadan kalkmış değildir.

Dünya görüşlerinin birbiriyle ilişkisi bağlamında tarih boyunca çoğunlukla görülen, bir görüşünün hâkim ideoloji haline gelmesidir.  Bu hâkimiyetin tezahürü genellikle diğerlerini baskı altına almak, ona hayat hakkı tanımamak hatta kendisini ifade etmesine bile izin vermemek şeklindedir. Hâkim ideolojiden farklı ve ona zıt olanlar, çeşitli bedeller ödeyerek kendilerini ortaya koymuşsa da diğerine söz hakkının verildiği örnekler oldukça azdır. Bu durum otoritenin vatandaş/birey tanımından, aykırılık ve muhalefete yaklaşımından da bağımsız değildir. Bu tarihi süreç ve tecrübeden birtakım sonuçlar çıkarılarak gündeme getirilen bir söylem biçimi de bütün dünya görüşlerinin birbirine ve otoriteye eşit mesafede olmalarının daha sorunsuz bir toplumsal alan ortaya çıkaracağı yönündedir. Benzer uygulama örnekleri tarihte farklı yerlerde bulunabilir, ama bunun en sistematik biçimi Batı medeniyeti tarafından, aydınlanma sürecinin ardından gündeme getirilmiştir. Bunun basitçe ifade edilebilir biçimi, siyasette demokrasi, dünya görüşünde laiklik, farklı yaşam biçimlerine özgürlüktür.

Bu düşüncenin, farklılıkların bir arada yaşaması bakımından anlamı; din ve ideolojiden bağımsız ve bunların hepsine eşit mesafede bir yönetim, her dünya görüşüne siyasi otoritenin çizdiği sınırlar içerisinde hayat hakkı, başkasına zarar vermediği sürece bütün yaşam biçimlerine özgürlük imkânıdır. Fikir ise sınırsız hürriyet hakkına sahiptir.

İnsan hakları, uluslararası hukuk gibi kavram ve anlayışlar da bir arada yaşama konusunda insanoğlunun katettiği ızdırap dolu sürecin birer ürünü ve aynı zamanda geldiği noktanın (uygulanma biçimleriyle beraber) göstergesidir. Gelinen bu noktayı sözü geçen kavramlar bağlamında değerlendirmek mümkündür. Bir taraftan bakıldığında, özellikle hukuk ve insan hakları kavramlarıyla ilgili olarak en azından üzerine basılacak birer zemin olmalarını önemseyen değerlendirmeler yapılabilir, üzerlerine olumlu şeyler söylenebilir. Bunun dışında hayat görüşleri ve düşünceye açtığı özgürlük alanı sebebiyle doğrunun daha rahat gündeme getirilmesine imkân tanımış olması da olumlu yönü olarak görülmektedir. Bu özgürlük ortamının İslam’ın yaşanmasına, diktacı İslam ülkelerinden daha çok imkân tanıdığı da ilave edilmektedir.

Ancak diğer taraftan söz konusu kavramlarda izahını bulan, hemen bütün dünyanın karşı karşıya kaldığı Batı kaynaklı bu öneri birçok bakımdan eleştirilebilir/eleştirilmektedir. Sayılabilecek her türlü gelişmeye rağmen istibdat, dünya hırsı ve fikri bağnazlığın daha sinsi yöntemlerle devam ettiğini söylemek de doğrudur. Bu öneri; söylenen, idealize edilen ile fiili durumun örtüşmemesi, demokrasi, laiklik, özgürlük gibi değer/kavramların, Batı’nın üretmeye çalıştığı dünya görüşünün taşıyıcısı olması gibi yönlerden haklı olarak kusurlu bulunmaktadır.

Gelinen noktaya genel olarak değinmenin dışında biz ne bu konuya ne de demokrasi, laiklik, özgürlük kavramlarına dalmayacağız. Bu kavramlarla da ilintili olarak değerlendirilen fikir özgürlüğünü, milliyet, ideoloji ve din bağlarından sonra nasıl bir birlikte yaşam imkânı oluşturduğu açısından ele alacağız.

Fikir Özgürlüğü

Fikir ya da düşünce özgürlüğü, kişinin bir dini/ideolojiyi kabule veya redde zorlanamayacağı anlamına gelen din ve vicdan özgürlüğünden öte düşünceyi ifade etmekle ilgilidir. Toplumsal alanın paylaşımına nasıl etki edeceğine değinmeden önce, düşüncenin doğasına dair birkaç husus üzerinde durmakta fayda var.

Birincisi: Eylem düşünce ile sıkı bir ilişkiye sahiptir. Düşüncede değişim/devrim olmadan fiili durumda değişim olmaz. Düşünce, eylemin tohumu gibidir. Nasıl bir niteliğe sahipse ona uygun eylemler üretir. Düşüncenin karşısına dikilen bütün engeller eylemle arasındaki bu ilişkiden kaynaklanmaktadır.

Aykırı ve muhalif düşünce aynı zamanda bir tehlike potansiyelidir. Antik Yunan’ın filozofları, kilisenin bilimi reddedişi, doğrudan bir eylem planına sahip olmalarından değil eyleme kaynaklık edebilecek aykırılıklar taşımalarındandır. Düşüncenin değil eylemin mahkûm edilmesine doğru bir seyir söz konusu ise de potansiyeli yok etmenin, bir güç haline gelmiş biçimine müdahale etmeye tercih edildiği söylenebilir. Bu müdahalede araç çoğunlukla güç, yöntem ise şiddettir.

İkinci husus, düşüncenin güç ve şiddet ile mağlup edilemeyeceğidir. Düşünceyi dile getirenler, ona gönül verenler bu yöntemle sindirilebilir, yok edilebilir ama bu, düşüncenin mağlubiyeti anlamına gelmez. Bütün müntesipleri ortadan kaldırılmış olsa bile tıpkı toprağa ekilmiş tohum gibi düşünce yeniden filiz verebilir. Düşünceyi ortadan kaldırmak için uygulanan şiddet ve baskı onu savunanları zor durumlarda bırakır, ama aynı zamanda düşünceyi besler ve büyütür. Takipçilerinin, hayalleri ve hedefleri kadar uğradıkları sıkıntı ve haksızlıklar da inançlarına bağlılıklarını artırır. Bu, düşünceye baskı uygulayanın kendi aleyhine çalışması, yok etmeye çalıştığı görüşün keskinleşmesine, güçlenmesine vesile olması demektir.

Şiddet ile yok edilemeyeceği kuralından dolayı düşünceye serbestlik tanınması, gelişip güçlenemeyeceği anlamına gelmez. Tam aksine çok daha hızlı yayılıp tutunabilir. Hâkim ideoloji, hangisini tercih etse bir risk ile karşı karşıyadır.

Düşünce ancak tam bir mağlubiyete uğratılabildiğinde yok edilebilir. Düşünceyi mağlubiyete uğratabilecek tek şey yine bir düşüncedir. Düşünceye karşı düşünce ile mücadele edilebilir. Bunun anlamı demagoji değildir. Düşüncenin mağlubiyeti yanlışlığının, tutarsızlığının ispatı ile mümkündür. Bunu başarabilecek şey tutarlı başka bir düşüncedir. Ancak burada çatışan iki görüşten birinin insanlarca takdiri önemli bir noktadır. Düşünce için mağlubiyet, nihai olarak yanlışlığının ve tutarsızlığının ispatı ise de bunu takdir edecek olanlar, duruma şahit olan insanlardır. Demagoji veya hevaya uygun önerilerle taraftar toplayıp ilgi odağı olmak, o düşüncenin sağlam temellere dayanıyor olduğu anlamına gelmez.

Düşünceye karşı şiddet ile mukabele edilmesi ona denk bir düşünce üretememenin bir ürünü olarak da görülebilir. Bu nedenle düşünceye fikir ile değil güç ile karşı durmak çaresizliğin, acziyetin ve de yenilginin en önemli emaresidir.

Üçüncü bir husus, düşüncenin ortaya çıkması, gelişip güçlenmesinde şiddet ve baskının temel belirleyici faktör olamamasıdır. Şiddetin buna güç yetiremeyeceğini ifade ettik. Dolayısıyla düşüncenin oluşmaması veya gelişmemesi ortam şartlarının kötülüğüne bağlanamaz. Düşünce varsa ortaya çıkar, bu engellenemez. Düşüncenin doğmasında da gelişip güçlenmesinde de ortamın vahametinin aynı zamanda engellenmenin pozitif, rehavetinin/serbestliğin ise negatif bir etki yaptığı bile söylenebilir.

Serbestlik düşüncenin ifadesini kolaylaştırır, ama mesajının anlaşılmasını garanti etmez, hatta zorlaştırabilir. Diğerinin, özellikle de hâkim ideolojinin yanlışlığı ve haksızlığı, başka bir alternatifin en büyük varoluş sebebidir. Alternatife tanınan serbestlik ve rahatlık hâkim olan hakkındaki haksızlık iddialarını zayıflatır, söyleminin gücünü ciddi oranda yitirmesine neden olabilir. Onun için serbest bırakmak ama aynı zamanda maniple etmek, hâkim ideoloji lehine daha kolay sonuç veren bir yöntemdir.

Bu öncüllerden yola çıkarak düşüncenin doğmasının da kendisini ifade etmesinin de önüne geçilemeyeceğini söyleyebiliriz. Her düşünce sahip olduğu niteliğe bağlı olarak, bedelini ödemek suretiyle var olmanın mücadelesini verir. Dolayısıyla özgürlük tanınmaması sadece düşünce için değil diğerleri için de problemli durumların yaratılması demektir. En azından farklı ve aykırı söylemlerin tanınma imkânı tamamen yok olmasa bile ciddi oranda kayba uğrar.

Düşünce alanındaki mücadelenin fiili alandaki mücadeleden bazı farkları vardır. Galibiyet, doğru, tutarlı, şümullü ve derinlikli olmaktır. Nihayetinde aldatıcı değil kurtarıcı olabilmek, geçici ilgilere değil teveccühe mazhar olmak buna bağlıdır. Bunun için söylemin hedefini bulması gerekir. Hedefe isabet kaydedebilmek, öncelikle doğru görüş gerektirir. Vakıanın ve bu vakıanın bir parçası olan alternatif düşüncelerin iyi tahlil edilebilmesi doğru görüş için önemli bir gerekliliktir. Diğerlerini doğru bir şekilde anlamadan ortaya atılacak her söz, vakıadan bağımsız bir iddia olma riski altındadır. Anlamak için dinlemek, dinlemek için de sabır ve tahammül gerekir. Gerisi ise kabiliyete kalmış bir şeydir.

Bunlar fikir özgürlüğünün gerekliliğini ve faydasını ortaya koyan deliller. İlave edilebilecek başka delil ve gereklilikler de sayılabilir:

Bir görüşü, dolaylı ve şüpheli verilerle değil kendisinden/asıl kaynağından, en doğru biçimde tanıma fırsatının oluşması bu faydalardan biridir: Onu kabul ettiğimizde neyle karşılaşacağımızı, bize ne gibi faydaları olacağını, neye mal olacağını, bize ne gibi bedeller ödeteceğini onu tanıyarak anlayıp öğrenebiliriz. Bizim hakkımızdaki eleştirisi nedir? Bizde hangi eksiği ve kusuru buluyor da farklı bir düşünce geliştiriyor? Bütün bunlara diğerine söz hakkı vermeden ulaşamayız. Bunları bilmeden de onunla sağlıklı bir iletişim gerçekleştirmiş olmayız; ona sağladığımızı sandığımız faydanın aslında onun derdine deva olmadığını bile idrak edemeyiz; yaptığımız hamlelerin boşa gitmekte olduğunun farkına varamayız.

Bir başka fayda da düşüncelerin birbirinden istifade etmesidir. İdeolojiler genelde eksiksiz ve kusursuz oldukları inancına sahiptir. Bu saikle hareket ettiklerinde kendilerinin ne kadar tutarlı ve şümullü olduklarını sorgulamazlar. Dünyayı algılayışları kendi kurgularının çapı kadardır. Ne kadar görüyor/idrak edebiliyorsa dünyanın o kadar olduğunu tahayyül etme eğilimine sahip olmak insan için yadırganmaması gereken bir durumdur. Ama aslında dünya herkesin gördüğünden daha geniştir ve bu konuda başkalarından istifade edilebilir. Bu noktada takipçileri tarafından en çok yanlış algılananlar dini inançlardır. Din genelde bilimsel konuları bile aydınlatan ayrıntılı ve şümullü kurallar dizgesi olarak algılanmaktadır. Oysa sosyal konulardan eğitime kadar pek çok konuda dini esasların beşer tecrübe ve görüşüyle izahı gerekir ve bu tecrübe sadece o dinin müntesiplerinin tecrübesi değildir. Başka ideoloji, görüş ve inançları dinlemek, anlamak kendi eksiklerini gidermek için bir yoldur. Bir yanlışı görmek bile o konuda doğrunun/isabetli görüşün ne olduğunu anlamaya yardımcı olabilir.

Değişik düşüncelerin kendisini alenen ifade etmesine imkân tanımak, yanlışlığın hatta sapkınlığın yayılmasına zemin hazırlamak olarak görülmektedir. Kimsenin bilmediği bir görüşün kabul görme ve insanların ona kapılma ihtimali yoktur. Dillendirilmesine olanak tanınırsa insanların zihinlerini bulandırma imkânına sahip olur. Bu yaklaşım genel olarak doğrudur. İnsanın haberdar olmadığı bir yanlışa kapılması mümkün değildir. Ama engellemek/illegal saymak bir düşüncenin bilinme ihtimalini ortadan kaldırmaz. Daha da önemlisi yeni veya farklı olduğu için bir düşüncenin kabul edilmesi onun sürekli yükseleceği anlamına gelmez. Daha genel bir kural olarak, engellenmeden doğan karanlık ortamlar doğru düşünceden çok, yanlış görüşlerin işine yarar. Bilinmezlik, düşüncenin ne kadar derin/sığ ya da güçlü/zayıf olduğunu da örten bir perdedir. Gizliliğin sağladığı cazibeye, engellenmek de eklenince bu doğrudan ve kolayca haklılığa yorulabilir. Oysa hak, her şeyin açık ve net olmasını ister. Kim hangi konuda ne düşünüyorsa bu ortaya serildiğinde hak ve batılın kıyaslanması mümkün olur.

Hak, ne diğerleri ile karşı karşıya gelmekten ne de batılın dillendirilmesinden zarar görür. O zaten her ikisinin de apaçık olmasını ister ki, tercih edecekler neyi tercih ettiklerinin bilincinde olsunlar. Bunun için batılın kendisini ifade etmesine fırsat verir.

Fikir özgürlüğünün buradaki fonksiyonları yerine getirebilmesi için bir olgunluk seviyesinin gerekli olduğu da atlanmaması gereken bir noktadır. Bu olgunluk iki yönlüdür. Birincisi düşünceyi dile getireni ikincisi ise bu iddia ile muhatap olanı ilgilendirir. Seviyesiz hiçbir diyalog burada beklenen sonuçları veremez. Sadece zihinlerde yaşayan karşıtlığı körükler ve çatışmanın dozajını artırıp derinleşmesini sağlar. Olgunluk ve seviyeden kasıt genel insani değerleri ihlal etmeden söylemek ve dinlemek/tepki göstermektir; ahlaki ölçülere riayet etmeyi, tahkir ve tahrik edici davranmamayı gerektirir. Yoksa rahatsız etmemek için değerleri yumuşatmak anlamına gelmez.

Bu noktada aslında hakkın dile getirilmesinin bizatihi “rahatsız” edici olduğu belirtilmelidir. Çıkar gruplarını dağıtır, batılın ipliğini pazara çıkarır, insanların rahatını bozar, emek ve fedakârlık ister, haksızlığa tahammül etmez. Fakat bütün bunları bir üslup, yöntem ve tedricilik içinde tahkir ve tahrik etmeme ilkelerine uygun bir şekilde “yapar”. Kabul etme olgunluğunu talep etme hakkı, doğru sözün doğru bir üslupla dile getirilmesine bina edilebilir.

Fikir özgürlüğü olmalı derken şu tür fikirler özgür olabilir ama şunlar olamaz deme imkânı yoktur. Sınırlar koymaya kalkıldığında hem yapılan iş fikir özgürlüğü olmaktan çıkar hem de sınırın nereden itibaren kim tarafından, hangi ideolojiye göre konacağı başka bir sorun haline gelir. Dolayısıyla fikir özgürlüğü, yeterince ve çoğu kişi tarafından bilinmeyen, örneğin Aleviliğin kendi ağzı ile ayrıntı ve iddialarını içerecek şekilde ifade edilmesine/tanınmasına imkân tanırken, eşcinselliğin de kendisini savunması/hak iddia etmesi anlamına gelir.

Fikir özgür olmalı dedikten sonra fikir bazında, “belirlenmiş” bir takım haklar ihlal edilmediği sürece hiçbir düşüncenin beyan edilmesinin önüne geçilemez. Buradan Müslümanları, Hıristiyanları, başka din mensuplarını rahatsız eden şeyler doğal olarak çıkar. Bu durumda fiziksel çatışmadan uzak durulabildiğini varsaysak bile beklenen olgunluk seviyesi, düşünsel boyutta bir mücadele ortamı oluşacağından, düşünsel bir derinlik sağlanacağı veya hoşgörü ortamı değildir. Beklenmesi gereken olgunluk seviyesi toplumun geneliyle ilgilidir. O da dini ve insani değerlerin rencide edilmesine prim verilmemesidir. Bu durum aslında toplumun niteliğini de ortaya serecek bir sınavdır. Seviyesiz, gayri ahlaki ve gayri insani davranış ya da beyanların alıcı/ilgi bulması toplumun genel durumunu sergilemesi açısından önemlidir.

Dolayısıyla fikir özgürlüğüne karşı konacak tavır ve getirilebilecek sınırlamalar, tarafların durumuyla birlikte toplumun durumunu da ilgilendirmektedir.

Fikir özgürlüğünün bir arada yaşamaya sağlayacağı pek çok faydadan söz edilebildiği gibi sakıncalar taşıdığı da görülmektedir. Fakat düşüncenin ifade edilmesine imkân tanınmasının doğuracağı sakıncaları süreç içinde ortadan kaldırmak mümkündür. Bunu yapabilmek ifadeyi engellemeye değil toplumun eğitilebilmesine, topluma hakkın layıkıyla anlatılmasına, toplumun da hakka teveccüh göstermesine bağlıdır. “Sakıncalar”, yok sayıldığında veya bastırıldığında ıslah edilmesinin de önü kapanmış, halının altına süpürülmüş demektir. Aldanacakları, yoldan çıkacakları, kötülükten habersiz tutmakla sağlanacak faydalar kalıcı değildir. Getireceği sakıncalardan dolayı düşüncenin kısıtlanması, doğrunun önünün de kapatılması demektir. Zira sakınca gerekçesiyle düşünceye sınırlamalar getirildiğinde, bir mezhebin/cemaatin görüşlerine uymadığı için bir başka anlayışın görüşleri de ciddi sansüre maruz kalabilir.

Ayrıca fikrin özgür olmasından herkesten çok Müslümanların fayda göreceği unutulmamalıdır. 60’lı yıllardan buyana İslami hareketin gösterdiği gelişimin özünde düşünsel derinliğinin artması yatmaktadır. Düşünsel olarak derinleştikçe olgunlaşmakta ve daha rafine hale gelmektedir. Bu gelişim, hareketlerin eylem kabiliyetinin artmasından değil düşünce boyutunda kendisini geliştirmesinden elde edilmektedir. Düşüncede derinleşmek için önüne engeller konmamış, şiddet eylemleriyle oyalatılmış olmasaydı bugün daha farklı noktalarda olabilirdi. Aksine düşünce daha çok sınırlanmış, baskı altına alınmış olsaydı bugün geldiği aşamaya da ulaşamayabilirdi.

Tahammül edememekten, diğerini kendisi için tehlike olarak algılamaktan dolayı İslami çevreler uzunca bir süre birbirlerini bile dinlemeyip aralarına mesafeler koydular. Alanları içinde dile getirilecek farklı herhangi bir görüş, yapıyı dağıtma potansiyeline sahip bir fitne olarak algılandı. Bugün ise birçok çevre dışarıya açılmanın geç kalınmışlığını yaşamaktadır. Yalıtılmış ortamlarda geliştirilen düşünceler başkasının karşısında ve gerçek hayatta test edilmemiş olduğu gibi etki edebildiği alandaki aykırı/farklı düşüncelerle nasıl baş edeceğini de bilemez. Sorumlu olmadıkları coğrafyada başkalarıyla bir arada yaşamakta/iletişim kurmakta ciddi sorunlar yaşayanlar, coğrafyanın sorumlusu olduklarında mutlaka daha büyük sorunlarla karşılaşacaklardır. Oysa sağlam bir dünya görüşü, karşısına çıkacak hiçbir görüşten zarar görmez.

Sonuç

Farklı meslekler bir bütünün birbirini tamamlayan parçaları gibi ihtiyaçlarını birbirinden karşılayarak toplumsal alanda var olmaya devam edebilirler. Ama toplumların bir arada durabilmeleri mekanik işbirlikleriyle değil değerlerle mümkün olabilmektedir. Çünkü mekanik bağlar çok kolay çözülebilir.

Toplumsal alanın huzurlu ve verimli olması için insanların aynı değerler etrafında birleşmesinin en iyi çözüm olduğu, çok eskilerden beri kabul gören bir fikirdir. Ancak değerler alanı çok geniş bir yelpazeye sahiptir ve toplum, sayısı az veya çok farklı eğilimlere sahip olanlardan oluşmaktadır. Ayrıca daha güçlü bağ, daha güçlü ayrılık ve çatışma sebebi demektir.

Her bir düşünceye göre, bir arada yaşamanın yolu, “doğru”nun genel egemenliğini kabul ederek onun verdiği özerklik çerçevesinde aynı mekânı paylaşmaktır. Bu egemenlik anlayışı, bir düşüncenin mutlak hâkimiyetinden/topluma zorla kabul ettirilmesinden, her düşüncenin kendisini ifade etmesine doğru bir seyir takip etmiştir.

Dünya görüşlerinin insanları kendi görüşleri doğrultusunda değiştirmek için çaba sarf etmeleri gayet olağan bir durumdur. Hak da kendisini ifade etmek suretiyle insanların doğruyu kabul edip dönüşmelerini talep eder. Ama bu tür çabalar ne kadar çok olursa olsun toplumun tamamının dönüşeceği anlamına gelmez.

Hem zıtlık derecesinde farklılıklar hem de öyle veya böyle bu farklılıkların aynı toplumda bir araya gelmesi, kıyamete kadar mukadder görünmektedir. Bu durum, farklı hayat görüşlerinin ister hâkim olsunlar isterse egemenlik altında bulunsunlar diğerleriyle aynı ortamı paylaşacakları anlamına gelmektedir.

Bugün gelinen noktada dünya görüşlerinin, toplumsal alanı birbirilerine denk pozisyonda paylaşmaları konuşulmaktadır. Her görüşün, ilkelerinden taviz vermeden, diğerleriyle denk pozisyonda toplumsal alanda kendisini gerçekleştirmesi mümkün olsaydı toplumsal alan çatışma arenası olmazdı. Dolayısıyla sözü edilen bir arada yaşama formülü, hem toplumsal alanın hem dünya görüşlerinin doğası hem de ideolojilerin toplumsal alanı algılayış biçimleri ile ilgili bir sorundur.

Biz bu yazıda bu soruna ilişkin insanoğlunun bulduğu çözümlere ve bunların çıkmazlarına işaret etmeye çalıştık. Toplumların mozaiğinin gittikçe arttığı ve ülke sınırlarının kalkarak sınırları aşan ilişkilerin yaşandığı dünyada bulunabilecek her türlü çözümün hem artıları hem de eksileri bulunmaktadır. En iyi çözüm bile kötü niyetlerin suiistimaline açıktır.

Her şeye rağmen şunun kabul edilmesi gerekir: Müslümanların, hayra ve iyiliğe doğru bir dönüşüme önayak olması, gayri insani/gayri İslami her duruma direnç göstermesi gerektiği kadar bir arada yaşamanın üstesinden de gelmesi gerekiyor. Sıkı yapılanma dönemlerinde Müslümanlar, nasıl kendilerini tecrit ederek toplumdan olduğu kadar hedeflerinden de uzaklaşmışsa, yalıtılmış yaşam biçimi anlayışıyla da farklı bir sonuca ulaşamayacaklardır. Zira İslami dünya görüşü için toplumsal alan sadece hareket mekânı/hâkimiyet alanı değil dönüşüm fırsatlarının oluşturulduğu imkânlar manzumesidir.

 

 

[1]  Aytül Kasapoğlu, Sosyal Hayat ve Çatışma, Phoenix, S. 12

[2]  Emre Kongar, Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, Bilgi Yayınevi, S. 52

[3]  Kasapoğlu, S. 12

[4]  Talcot Parsons, Robert K. Merton önemli temsilcileridir.

[5]  Kongar, S. 53

[6]  Kongar, A.g.e.

[7]  Kongar, A.g.e.

[8]  http://tr.wikipedia.org/wiki/Milliyet%C3%A7ilik#K.C3.B6kenbilim Orhun yazıtlarında da “ulus” olarak yer alır. Orhun Yazıtları ve Kaşgarlı Mahmut’un 1072-1074 yılları arasında yazdığı Divânu Lügati’t-Türk adlı kitabında millet sözcüğünün Türkçe karşılığı “budun” sözcüğüdür.

[9]  http://tr.wikipedia.org/wiki/Milliyet%C3%A7ilik#K.C3.B6kenbilim

[10] http://directaction.org.au/issue9/what_is_nationalism

[11] Gizli bir tehlikesi olduğu sanılan, tekin olmayan

[12] Enteresan bir biçimde Marks da ideolojiye olumsuz yaklaşanlardan biridir. O, Hegel’in “dünya görüşü”, Feurbach’ın praxis felsefesinden etkilenmiş, ideolojiyi bilginin nasıl elde edildiği sorunundan yola çıkarak tanımlamaya çalışmış ve ona negatif bir anlam yüklemiştir. Bunu basitçe şöyle izah edebiliriz: Bilinci oluşturan bilgi dışarıdan gelip insan zihnine kaydolunur. Yanlış bilinç önemli yanılgılara, buğulu gözlük takmış gibi dünyayı farklı görüp yorumlamaya neden olur. İdeoloji, bilince göre değerlendirme ve yorumlama biçimidir ve her zaman üretim ilişkileri ve maddi ortam demek olan altyapıya bağımlıdır. İdeoloji, altyapının bağımlı değişkeni olduğundan onun tarafından belirlenir. Yaşlı Marks, ideolojinin de altyapıyı etkilediğini söylemişse de ideoloji dünyayı nasıl görmek gerektiğini bildirir ve yaşam biçimini yorumlar, kendini haklı göstermek isteyen egemen sınıfa yardım eder. Egemen sınıf ile egemen düşünce birlikte var olmak zorundadır, ideolojik oluşum da bu ilkeye bağımlı olarak oluşur ve yaşar. İdeoloji, kapitalist düzende siyasal iktidarı meşrulaştırmaya yardımcı yanlış fikirler kümesidir. Alt sınıflar/proletarya, ideoloji sayesinde toplumu ve kendilerini, kendilerine ait olmayan düşüncelerle, kapitalist bir bakışla tanımlarlar. Burada ideoloji, hâkim dünya görüşü, resmi ideoloji anlamında kullanılmıştır.

Yapısalcı Marksist Louis Althusser’e göre toplumsal pratik ile ideoloji iç içedir. İdeoloji, bir sınıfın diğerine empoze ettiği bir şey değil, bütün sisteme yayılmış, toplumsal varoluşun bütün biçimlerinde yer etmiş geçmişten gelen, geleceğe doğru da uzanan pratikler toplamıdır. Tüm varoluş nedenini yaşam pratiğinden almaktadır, yaşananın bir kopyası, aynasıdır. Öznel nitelikte zihinsel bir kurgu/yanılsamadır, ama “yanlış bilinç” değildir. Öznenin gerçeklikle kurduğu ilişkinin zihinsel düzlemde tasarımıdır, ama sadece zihinsel bir işlem değil yaşamın içinde oluşan ve ondan kaynaklanan bir pratiktir, ondan kaçmak imkânsızdır. İdeoloji bireylere, egemen değer ve nosyonları benimseterek sisteme uyumlu hale gelmelerini ya da yeni uyumlu yaşam sistemleri kurmalarını sağlar. (Süleyman Güngör, Althusser’de ideoloji Kavramı, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Y.2001, C.6, S.2, s.221-231) Althusser ideolojiyi hem tanımlamakta hem de onun gücünden bahsetmektedir.

İdeolojiye yaklaşımda iki ana eğilim tanımlanmaktadır: İdeolojinin, doğruluk-yanlışlık meselesinden uzak, toplumsal bir bilinç biçimi ve zorunlu bir yapı olduğunu düşünmek pozitif yaklaşım; nesnel olmayan bir düşünce ürünü, yanlış bilinç olduğunu, yanıltıcı bir özellik taşıdığını düşünmek de negatif yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. Althusser’in yaklaşımı pozitife, Marks’ınki ise negatife örnektir. Negatif yaklaşım, yanlış bilincin karşısına hakikatin temsilcisi olan başka bir bilinç çıkarır. Pozitif ve negatif yaklaşımın dışında anlam ve fikir üretiminin genel süreci olarak değerlendirenler de vardır. Görülen o ki, ideolojiyi tanımlamak, ona yaklaşımın yön ve açısına göre değişmektedir. (Metin Kazancı, Althusser, İdeoloji ve İletişimin Dayanılmaz Ağırlığı, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 57-1)

[13] http://en.wikipedia.org/wiki/Ideology

[14] Metin Kazancı, “Althusser, İdeoloji ve İdeoloji İle İlgili Son Söz”
http://ilef.ankara.edu.tr/id/gorsel/dosya/1164634976althusserideoloji.pdf

[15] Bu cümleye, Hitler ve Mussolini nasyonalizminin milliyete dayanan bir ideoloji olduğundan yola çıkılarak itiraz edilebilir. Ancak bizim yargımız oldukça genel bir değerlendirmenin ürünüdür. Ayrıca milliyetçiliğin bir ideoloji olarak işlenmesi de mümkündür. Bu yargıdaki amaç kan bağına dayalı ilişkilerle bir düşünceye dayalı ilişkileri karşılaştırmaktır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir