Tarih Boyunca Dinler, İdeolojiler ve Kurucu Fikirler / Yusuf İmamoğlu

Bilgi, insanın sahip olduğu en büyük güçtür dersek sanıyorum yanılmış olmayız.[1] Bilgiye sahip olmadan ne dini ne dünyevi bir konuda isabetli davranmamız mümkün olmaz. Neyin nasıl yapılacağını bilmeden ne doğru davranmak mümkündür ne de güç/kuvvet tek başına bir fayda sağlayabilir. Güce ve elde bulunan bütün imkânlara yön verebilecek; varlığı, vakıaları ve olguları doğru analiz etmemizi sağlayacak olan bilgidir. Daha iyi plan yapabilen, daha fonksiyonel düşünebilen, doğru öngörülere sahip olan, zayıf bile olsa, rakiplerine üstünlük sağlayabilir, sözünü geçirebilir, yönlendirebilir.

Bilgiden söz ederek başlamaktan maksadımız, bilgiyi, onun faydalarını ve gerekli olduğunu işleyecek bir yazıya giriş yapmak değildir. Yeryüzünü imar ve icat etmek, bir konuyu izah/ispat etmek hatta savaş, mücadele gibi hususlar nasıl bilgiyi gerektiriyorsa bu kavramla çok yakın bir anlam akrabalığına sahip olan düşünce de insan hayatında belirleyici bir özelliğe sahiptir.

“Düşünceler neyi ifade eder? Bir takım üstyapılar ya da izdüşümler, soyut ve arı bir dünya değil, objektif bir var oluşa sahip olan ve uygarlıkları yaratıp şekillendiren dinamik güçlerdir düşünceler. Evet, düşünceler özgün bir eylemsellikle donatılmış bir biçimde hareket eden birer varlık gibi davranırlar… Doğanın rekabetiyle ve kendi aralarındaki mücadelelerle karşı karşıya kalan insanlar, birtakım düşünceler geliştirmeden yaşayamazlardı… Düşünceler gerçekleri yakalar, fakat aynı zamanda insanları da yakalar ve onlara hâkim olur.”[2]

İnsanları peşinden sürükleyebilen ne baskı ne zorlama ne de tek başına, bir anlam yüklenmemiş çekici dünya güzellikleridir. Uğrunda eziyetlere katlanılan şeyler, özünde bir düşüncedir. İnsanları hatta devletleri, milletleri karşı karşıya getiren şeyin, çatışmanın sebeplerinde derinleştikçe düşünceler olduğu görülmektedir. “…bu iki düşman, fiziksel silahlardan ziyade, bütün bir uygarlığı peşinden sürükleme gücüne sahip olduğu için her türlü fiziksel silahtan daha güçlü olan düşünceler yoluyla birbiriyle savaştılar.”[3] Çünkü fiziksel silah ve güçle elde edilen galibiyet, düşüncenin galibiyetine dayanmıyorsa hiçbir kalıcılığı ve bir anlamı yoktur. Onun içindir ki kalem kılıçtan keskindir.

Düşüncede bir devrim/değişim gerçekleştirmeden fiili durumda bir değişikliğin yapılması mümkün değildir. Çünkü o öncelikli ve kurgulayıcıdır. Bu nedenle düşünce boyutunda güçlü olmayanın varlık bulması, bulsa bile istikrar ve kalıcılık sağlaması söz konusu olamaz.

Konfüçyüs diyor ki, “Eskiler, erdemin ışığıyla ortamın aydınlanması için önce devlet işlerini yoluna koyarlardı, devlet işlerini yoluna koyabilmek için önce ev işlerini yoluna koyarlardı, ev işlerini yoluna koyabilmek için önce kendi kendilerine çeki düzen verirlerdi, kendi kendilerine çeki düzen verebilmek için önce kendi içlerindeki düzeni yoluna koyarlardı, kendi içlerindeki düzeni yoluna koyabilmek için önce düşüncelerini yola koyarlardı, düşüncelerini yola koyabilmek için ise önce bilgi eksikliklerini giderirlerdi.”[4]

Düşünceler bilgi gibi kesin yargılar ifade etmez. Bilginin de doğru olanı yanlış olanı vardır elbette. Ama bilgilerden yola çıkarak düşüncelere varırız. Ve düşünceler davranışlarımıza egemen olur, toplulukları peşinden sürükler. Tevhidin adaleti temin edeceği bir düşüncedir. Bu düşünce birçok bilgiye de dayanmaktadır. Ancak sonuçta oluşan vakıaya dair birçok itiraz duymak mümkündür. Belki de düşüncenin bizi cezp etmesi onu ispat etme çabamızda saklıdır. Sahibi için ne kadar açık, seçik ve ispata gerek duymayan, bilgi niteliğinde olsa da düşünceler, kanaatlerimizi ifade ederler.

Düşünce yenilenmeye ihtiyaç duyar. Dayandığı temeller, delil aldığı bilgiler değişmese bile farklılaşan durumlara göre kendini yenilemesi gerekir. Yoksa canlılığını yitirir, cazibe merkezi olmaktan çıkar, yerini bir başkasına bırakmak zorunda kalır. İlgiler hangi yöne doğru değişiyorsa orayı aydınlatmalıdır. Yoksa gidilen yeri aydınlatacak ya da karartacak başka bir ışık onun yerini dolduracaktır. Hayat boşluk kabul etmez. Bu duruma, düşüncenin şekillenmesinde ihtiyaç faktörü denebilir.

Düşünce pratikten bağımsız gelişmez. Beşer için saf soyutluk söz konusu olamayacağı için soyut bir dünya tasarlayarak orada bir düşünce geliştirmekten söz edilemez. Somut verilerden ve hali hazırda ulaşılmış düşüncelerden yola çıkarak bir düşünce geliştiririz. Sonra da bunun realize edilmesi yeni bir veri oluşturur. Ancak düşüncenin somut verilere duyduğu ihtiyaç onu bir güç olmaktan çıkarmaz.

Konu “düşünce” olduğunda, idealizm/realizm, diyalektik, matematiksel/geometrik düşünce, teist/ateist yaklaşım biçimleri gibi konunun birçok yönü karşımıza çıkmaktadır. Düşünce, düşünsel/teorik alt yapı, bütün insani eylemlerin öncülü olmakla birlikte biz bu makalede düşünce üzerine kavramsal bir incelemeyi, onu her yönüyle irdelemeyi hedeflemiyoruz. Düşünceyi bir dünya görüşü olması, medeniyetleri oluşturan kurucu fikir olması yönüyle ele almayı hedefliyoruz.

Tarih boyunca dinler, ideolojiler ve kurucu fikirler insana ne vadetmiş, toplulukları peşinden nasıl sürüklemişlerdi? Bu vaatlerini yerine getirebildiler mi? Zaman ilerledikçe nasıl değişimler yaşadılar? Değişimlerin altında yatan sebep neydi? Düşüncedeki değişimler zamanın ilerlemesi ve toplumlarda görülen değişimlerle izah edilebilir mi? Bir değişme varsa bu değişimin yönü nereye doğrudur? İyiye mi kötüye mi? Değişimle toplumlar yeni düşüncelere ulaşıp yeni formlar ve yaşam biçimleri mi kazanıyor yoksa sürekli öncekileri yeniden yorumlayarak geçmişi yeniden mi üretiyor? Biz bu değişimin neresindeyiz?

Bu makalede bu sorulara cevap bulmak amacıyla insanoğlunun karşılaştığı dünya görüşlerini/medeniyetleri anlamaya çalışacağız. Zira aralarındaki sıkı ilişkiden dolayı düşüncenin tarihi ile medeniyetlerin tarihinin iç içe geçmiş olduğu görülmektedir. Kurucu fikirlerin neler vadettiğini ortaya çıkarmak kadar, nasıl bir seyir takip ettiğini de belirginleştirmeye çalışacağız. Bu nedenle geçmişe göz atıp analizler yapmak da ihtiyaç haline gelmektedir. Geçmiş, her bir medeniyetin öncekilerden bir şekilde etkilenip sonrakileri de etkilemesiyle insanlığın oluşturduğu birikimdir. Günümüz de dâhil her bir merhaleyi anlamak, onun arkasında duran birikime bakmayı da gerektirir.

Sorduğumuz sorulara cevap veriş biçiminin, tarihin nasıl okunduğuyla doğrudan ilgili olduğu da atlanmaması gereken bir husustur. Lineer anlayışla döngüsel yaklaşım gibi… Lineer tarih anlayışının ilericilik kompleksi, döngüsel yaklaşımın da eskiye hayranlık zaafı taşıdığını peşinen belirtelim.

Bu çerçevede sorularımıza cevap bulmak amacıyla:

Önce medeniyet, kültür gibi kavramların düşünce ve kurucu fikirle ilişkisini kurmaya çalışacağız.

Sonra tarihin nasıl okunabileceğini irdeleyeceğiz.

Son olarak da iyiye mi yoksa kötüye mi veya başka yöne doğru mu gittiğimizi anlamak için sürecin yönünü ele alacağız.

Medeniyet Nedir?

Medeniyet kavramı sözlüklerde genelde “uygarlık” ile karşılanmaktadır. Arapça, şehir anlamına gelen “medine” kelimesinden geldiği bilinmekte, şehircilik ya da şehirlilik anlamına gelmektedir. İngilizce karşılığı olan “civilization” teriminin de yine şehir anlamına gelen “city”den türediğini savunanlar vardır. Uygar kelimesinin ise Türklerin “uygar devleti” “Uygur”dan geldiği iddia edilmektedir.

Medeniyetin ıstılahi bir tanımını yapmak ve bir medeniyetin nasıl değerlendirilebileceğini tespit etmek bu kadar kolay değildir. Şunun için:

Medeniyetin, maddi verilerle tanımlanması ve değerlendirilmesi yaygın bir alışkanlıktır. Yine bununla paralel olarak;

Medeniyet/Uygarlık; “Boğaziçi’nin böyle bir medeniyet çerçevesi içinde geçen hayatı ne güzel ve mükemmeldir.”[5] ifadesinde olduğu gibi çağdaşlık, modernlik gibi terimlere yakın, “gelişmişlik” anlamında da kullanılmaktadır. Burada medeniyet, gelişmiş teknolojinin sağladığı imkânlardan öte, şehir hayatı ve ilişkilerinden kaynaklanan beşeri ilişkilerin belli bir anlayışla düzenlenmiş şekli, adabı muaşeret, nezaket vs. anlamındadır.

Medeniyetin, gelişmişlik seviyesini ifade etmek amacıyla tüketim anlayışı ve miktarlarından yola çıkılarak ölçülmeye çalışıldığı da görülebilmektedir. Tuvalet kâğıdı kullanımı ve elektrik tüketimi gibi… Modanın ya da çıplaklığın medeniyet ifadesi olarak kullanılması da dikkat çekicidir.

Belirtilmesi gereken bir problem noktası da medeniyet-kültür ilişkisidir. Birbirinden farklı kültürel özellikler arz eden toplumlar aynı medeniyet içinde telakki edilebilir. Örneğin Batı medeniyeti içinde değerlendirilen Avrupa toplumlarının her birinin kendisine ait birer kültürü vardır. Konunun ayrıntısına dalmadan kültür ile medeniyetin aynı şeyler olmadığını, medeniyetlerin kültürlerden doğduğunu ama yeni kültürler üretebileceğini belirtmekle yetinip[6] dikkatimizi medeniyetle medeniyetin ürünleri arasındaki ilişkiye yöneltelim.

Medeniyet denen şey iki tür eser ortaya çıkarır. Birincisi kolayca görülebilecek nesnel ürünlerdir: Bina, heykel, araç-gereç gibi… İkincisi ise daha zor görülebilecek sosyal ürünlerdir: Adalet, kölelik, özgürlük, parlamento, hukuk, anayasa, şiddet, mafya gibi… Eğer ürettiklerine bakarak değerlendirilecekse, bunlardan hangisine bakarak bir medeniyet değerlendirilmelidir? Diğer yandan bir medeniyetin gelişmişliğini değerlendirmek için kullanacağımız ölçü ne olacak?

Piramitler, Ra, mevsimler, tarım, sulama sistemi denince Mısır medeniyeti; felsefe, sanat, tiyatro, parlamento, tanrılar deyince Yunan medeniyeti; hukuk, kölelik, heykeller, arena denince Roma medeniyeti; bilim, deneysel yöntem, aydınlanma, demokrasi, özgürlük denince Batı medeniyeti akla gelmektedir. Örnekler, söz konusu medeniyetlerin niteliğini yansıttığı için zihinlerdeki kalıcılığını korumaktadır.

Her medeniyet doğal olarak bir takım ürünler verir. Şehirler kurar, binalar yapar, icat ve keşiflerde bulunur. Ürünleri kendisinden bağımsız değildir. Dolayısıyla ürünlerine bakarak bir medeniyet hakkında bir fikir sahibi olunabilir, onun hakkında ürünleri üzerinden bir değerlendirme yapılabilir. Bir medeniyetin ürettiği her şey, bulunduğu coğrafyada kök salma çabasının bir sonucudur. Doğal olarak bu kök salma çabasını dayandığı düşünce doğrultusunda gerçekleştirir ve ürünlerine kendi rengi bulaşır. Kurduğu şehirler ona göre şekillenir. Halkı sınıflara ayırıyorsa statülere denk düşen binalar üreterek bir mimari geliştirir. Güzel sanatları inandığı değerlere göre şekillenir; insanları ve geçmişi ona uygun sembolize eder. Mezarları ölüme ve hayata bakışına göre mimari bir özellik taşır; piramitler de ortaya çıkabilir isimsiz mezar taşları da…

İkinci tür eserlerinde medeniyetin rengini görmek daha kolaydır. Bu da toplumun yapılanma biçiminde kendisini belli eder. Sınıfsal bir toplum mudur yoksa insani eşitliği mi esas almaktadır, adaletli midir yoksa zulmü mü yaygınlaştırmıştır, bir hukuk var mı yok mu? Gibi birçok soru sorularak bu durum tespit edilebilir.

Ancak hangisinin diğerlerinden ne kadar ileri olduğu sadece eserlerinden yola çıkarak değerlendirilemez. Çünkü eserlerin ifade ettiği gelişmişlik birçok etkene bağlıdır. Bir medeniyetin ürünleri hiçbir konuda sıfırdan üretilmiş eserler değildir. O güne kadar insanlığın oluşturduğu her türlü birikim bir medeniyet için verili bir başlangıç noktasıdır. Ayrıca yerel ve doğal koşullar onu belli bir yöne doğru kanalize eder. Daha da önemlisi eserler, özellikle de birinci kategoridekiler, birer eser olması münasebetiyle medeniyetin niteliğini asıl belirleyen şey değildir. Onlar sadece niteliğin bir yönüyle dışa vurumudur. Eserlerin ne kadar büyük ne kadar sağlam ve ne kadar sanatsal, işlevsel, hayatı kolaylaştırıcı olduğundan yola çıkılarak yapılan değerlendirmeler taraflı bir bakış açısını yansıtmaktadır. Asıl belirleyici olan ise medeniyetin dayandığı düşüncedir. İnsan, kendisine verilen kabiliyet sayesinde dağlardan evler oyarak, ağaçlardan kitaplar yaparak, elektriği ve elektroniği keşfederek bilim ve teknolojide önemli gelişmeler katetmiş olabilir. Bütün bunlar varlığın doğasını keşfetmesine bağlı olarak gelişir. Ancak bunlar bir medeniyetin somut göstergeleri sayılsa bile bir medeniyet inşa etmeye yetmez. Çünkü medeniyeti kuran, bilim ve teknolojideki durum değil sahip olunan düşüncedir. Medeniyete kalite sıralamasında bir yer tespiti yapılmak istendiğinde de bu, esas olarak dayandığı şey yani dünya görüşü göz önünde bulundurularak yapılmalıdır. Dolayısıyla da değerlendirmeye konu olması gereken asıl husus işte bu dünya görüşü yani medeniyetin dayandığı düşüncedir.

Bir medeniyetin seviyesini veya niteliğini sadece eserlerinden yola çıkarak değerlendiremeyeceğimizi kısaca belirttikten sonra medeniyetle kendisini kuran düşünce arasındaki ilişkiye de kısaca değinmek gerekmektedir.

Medeniyetin dayandığı dünya görüşü, insanı, insani ilişkileri, varlığı ve yaratıcıyı nasıl kurguladığıdır. Medeniyet, işte bu dünya görüşünün kendisini hayatta realize etmesinin bir sonucudur. Bu düşünce önce insanlar arasında kendisine bir yer bulur. Kerhen de olsa kabul edilmesine bağlı olarak önce sosyal hayatı tanzim eder. Bulunduğu coğrafyada kök salma çabası teveccüh görmesine bağlı olarak başlayan bir süreçtir.

Medeniyetle dünya görüşü arasında birebir ilişkiden söz edilemez. Medeniyetin bir dünya görüşüne dayandığı şüphesizdir. Ancak bir dünya görüşünün bir medeniyet oluşturması için insanlarca ona hayat kazandırılmış olması gerekir. Bu, kendisine teveccüh gösterilmesi diye de ifade edilebilir. Zira her peygamberin getirdiği mesaj bir hayat görüşüdür. Ancak insanların büyük çoğunluğu tarafından fiiliyata geçirilmek için çaba sarf edileni çok azdır. Ayrıca sadece teveccüh gösterilmesi de yetmez. Toplumsal alanın bütün boyutlarına bu görüşten yola çıkılarak yaratıcı bir yorum getirilmiş ve bunlar fiili bir durum imkânı elde etmiş olmalıdır. Bu bir devlet kurmaktan farklı bir şeydir. “Devlet medeniyet kuramaz, medeniyeti ancak millet kurar.”[7] Ayrıca medeniyet, medeniyet kurmak amacıyla yola çıkanların çabasının bir sonucu değildir. Bir düşüncenin realizasyonu doğrudan doğruya medeniyet olmayabilir. Çünkü Medeniyet evrensel değerler yaratabilen kültürdür.[8] Medeniyet, milletlerarası ortak değerler seviyesine yükselen anlayış, davranış ve yaşama vasıtaları bütünüdür. Bu ortak değerlerin kaynağı ise kültürlerdir.[9]

Medeniyetin iki temel öğesinin olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi düşünce ikincisi ise yukarıda iki kategori halinde izah etmeye çalıştığımız eserler. Sadece eserlerden yola çıkılarak yapılan tanım ve değerlendirmenin yanında sadece dayandığı düşünceden yola çıkılarak yapılacak değerlendirmenin de yanlış olacağı kanaatindeyiz. İkincisi birincisine göre görece daha doğru olmakla birlikte taşıdığı bazı sakıncalar var.

“Bütün bu nedenlerden ötürü İslam’ın vahyettiği değer, ahlak ve sosyal güvenceler insana en yaraşan değerlerdir. Medeniyet de sadece İslam medeniyetidir. Değişim ve dönüşüme uğramayan sabit ölçütlere göre medeniyet seviyesine ulaşmış tek toplum “İslam Toplumu”dur.”[10] diyor merhum Seyyid Kutub. Medeniyetin maddi verilerle, bilim ve teknoloji, enerji tüketim miktarı, moda ve hevayı tetikleyen çılgınlıkla ölçülmesine karşı temelli bir yaklaşımdır bu. O, medeniyetin inanç ve dünya görüşü olduğuna inandığı için bu sonuca varmaktadır. Gerçekten de insana yakışır bir medeniyeti oluşturabilecek tek dünya görüşü İslam’dır. Ve eğer medeniyet ürünleriyle değerlendirilecekse bu ürün her şeyden önce insan olmalıdır. Toplumun en tepesindekinden tarladaki çiftçiye kadar insan… Bir toplum doğru bir insan üretemiyorsa onun dışında ne ürettiğinin hiçbir önemi yoktur. İnsani ilişkilerin adalet ve hayr üzere olabilmesi için önce doğru bir insan üretilmesi gerekir. Bu da insan, varlık ve yaratıcı ile ilgili sağlıklı bir anlayışa sahip olmayı gerektirir. Bütün bunları İslam’dan başka hangi dünya görüşü temin edebilir!

Ancak medeniyet dünya görüşünden ibaret bir şey de değildir. Su, ateş ve toprağın bileşiminden ibaret bir şey sayılamasa da medeniyet insanın yarattığı bir şeydir. Bir dünya görüşünün ete kemiğe bürünmüş halidir. Bu nedenle medeniyet, ne bir devlet kurmakla oluşabilir ne de devlet otoritesi ve gücü ile… Onu toplumun bütünü yaratabilir. Ne sadece dünya görüşünü yorumlayan, revize eden ya da reformlar yapan, felsefeciler, din adamları, teorisyenler yaratabilir; ne sadece bilim adamları, ne sadece sanatçılar, mimarlar, edebiyatçılar, yazarlar… Bütün bunların bir araya gelip ortak çalışmasıyla da, öncekilerin ustaca kopyaları ile de bir medeniyet teşekkül etmez. Medeniyet bir dünya görüşünün oluşturduğu rüzgârla yaratıcı eylemlerin ortaya çıkmasına bağlı olarak bir toplumun yarattığı bir şeydir. Bu bakımdan “İslam Medeniyeti” ifadesinin doğru bir ifade olup olmadığı da sorgulanmalıdır.

Peygamberler, felsefeciler, düşünürler vs. düşüncenin teşekkül etmesi bakımından bu rüzgârın başlangıcı sayılabilir. Ama bu sadece bir başlangıçtır. Bu başlangıç toplumun ve hayatın bütün alanlarını etkisi altına alamazsa ortaya devrimler de çıksa sonuç ancak başka bir medeniyetin tekrarından ibaret olabilir. Medeniyet ise hemen her alanda devrimler yapma gücüne ulaşma halidir. Bu devrimler siyasal sınırları tanımaz, önünde asker ve baskılar engelleyici bir güç olarak duramaz. Toplumun tamamı buna katılmasa hatta karşı çıkanlar olsa bile uyandırdığı etki topluma bambaşka bir renk verir. İşte düşünce böylesine güçlü bir şeydir.

Medeniyeti kuran düşüncedir. Şüphesiz ki o, sıradan bir düşünce değil, bir dünya görüşüdür. O bir din olabileceği gibi dinin beşerileşmiş bir hali, felsefeye dayanan bir dünya görüşü veya biri ideoloji de olabilir. Niteliği her ne olursa olsun o kurucu bir fikirdir.

Buraya kadar kurucu fikir ve bu kurucu fikrin kendisini hayatta nasıl realize ettiğini, medeniyetle ilişkisi üzerinden anlamaya çalıştık. Tarih cetvelinde nerede durduğumuzu, medeniyetin neresinde bulunduğumuzu anlamak istediğimizde bakacağımız ilk şey kurucu fikirlerin oluşturduğu süreçtir. Çünkü kurucu fikir dediğimiz şey onu oluşturmak için belli bir niyetle çalışmanın sonunda oluşan bir şey değil, bir arayışın ürünüdür aslında. Kurucu olması, bir keşif olmasından değil dertlere, ihtiyaçlara bir çare olarak görülmesinden dolayıdır. Varılan sonuç hedefe uygun olmasa da o bir arayışın sonucudur. Bu nasıl bir arayıştır? Bu arayış insanı hangi köşelere, çıkmazlara ve yeni sorunlara savurmaktadır? Bu sürecin nasıl bir süreç olduğu, nereye hangi yöne doğru ilerlediği ve ondan hangi sonuçlara ulaşılabileceği Müslümanlardan başkalarının da ilgisini çeken bir husustur. Başkaları da bu konuda kafa yormakta duruma izahlar getirmeye veya bir şeyleri bu bakış çerçevesinde izah etmeye çalışmaktadırlar. Bunlar değişik tarih okumalarıdır.

Tarih Okumaları

Geçmişi aydınlatmak günümüze ışık tutabilecek bir şeydir. Bundan dolayı geçmiş, bugüne dair yorumun malzemesi olarak da kullanılmaktadır. Bunun için insan hayatına yön veren düşüncenin nasıl bir seyir izlediğine dair farklı yaklaşımlar söz konusudur. Bunlardan en çok bilineni lineer yaklaşım biçimidir.

Bu yaklaşımı felsefi düzeyde ele alan Friedrich Hegel (1770-1831) “Tarihi, Tin’in belirdiği, kendisini belirli araçlar vasıtasıyla gerçekleştirdiği ve sonuçta somut özgürlük olarak ortaya çıktığı üçlü bir bütün (Ganze) olarak ele alır.” Bu, tarihin özgürlüğe doğru ilerlemesi olarak yorumlanmaktadır. Ona göre uygarlıkların birbirini izlemesi bir kısır döngü değil, daha ileri ve daha kapsamlı özgürlüklere ulaşmak içindir. “Hegel’in düşünceyi maddenin önüne koyan (idealist) felsefesi, tarih anlayışını da etkisi altına almıştır. Onun tarihi “Us”un ilerlemesi olarak görmesinin temelinde de bu yatar.” İlerlemenin yöntemi ise diyalektik yöntemdir: “Hegel, başlangıcın sonucu kendinde taşıdığını, sonuca ulaşma ereğiyle harekete geçerek kendisini yadsıdığını ve sonra bu yadsımasını da yadsıyarak ereğine yani sonuca ulaştığını söylemiştir. Hegel tarihi ele alırken de aynı şablonu kullanmıştır.” “Kendi zamanını zihninde özgürlüğün gerçekleştiği dönem olarak kurgulamış ve daha sonra bu sonucu kendinde taşıyan bir başlangıç yaratmıştır. Bu başlangıcı Tin olarak adlandırmış ve Tin’in özünde özgürlüğü taşıdığını iddia etmiş ve tarihi Tin’in, özünü yani özgürlüğü gerçekleştirme ereği ile meydana getirdiği olguların bütünü olarak değerlendirmiştir. Hegel’e göre Tin, tarihte kendi gelişimi aracılığıyla kendisini tümleyen Öz’dür ve bu Öz’ün kendisini tümlemesi ile tarih son aşamaya erişmiş, bir bütün olarak ortaya çıkar.” “O’na göre dünya tarihine damgasını vuran dört büyük tarihsel uygarlık vardır; Doğu’lu, Yunan, Roma ve Hıristiyan-Cermen uygarlık… Hıristiyan-Cermen dünyasında herkesin özgür olduğunu söyler. Batı dünyasında insanlarda özgür olma bilinci vardır… Çöküş ve çıkışları özgürlüğe doğru bir ilerleme olarak açıklar. 19. yy.da bu ilerlemenin doruk noktasının Prusya devleti olduğunu belirtir.”[11] Bu dönemi, tarihin ussal açıdan en olgun ve bu yüzden en son dönemi olarak görmektedir.

Hegel’e göre gerçekliğin oluşması tarihsel bir süreçtir. Gerçekliğin anlaşılması tarihsel açıklamanın kategorilerinin anlaşılmasıyla mümkündür. Ona göre tarih doğrusal bir çizgi üzerinde evrimsel bir süreç izlemektedir. Bu evrimin sürekli gelişme ve ilerleme üzerine dayandığını düşünmektedir. “Hegel, 19. yüzyılın başında yaşarken, 16. yy.dan kendi dönemine kadar olan ilerlemenin büyüsüne kapılmışa benziyor!”

Lineer yaklaşımın başka bir ismi de Auguste Comte’tur (1798-1857). Comte, üç hal kanunu ile bu anlayışı temsil etmektedir. Üç hal, tarihin sırasıyla teolojik aşama, metafizik aşama ve pozitivist aşama şeklinde seyretmesidir. Çok tanrıcılıktan ateizme doğru giden bir seyir olduğunu iddia etmektedir. Bütün insanların bu aşamalardan zorunlu olarak geçeceğini savunmakta, pozitivist aşamayı zorunlu ve en mükemmel aşama olarak sunmaktadır. “Bu devrenin belirgin nitelikleri pozitif bilim ve endüstridir.” Bu aşamada bilim, dinin yerine geçmektedir. Öncekilerin tamamı ilkel tarihsel aşamalardır. “Comte, bütün toplumların, bilginin birikmesi sonucu, aynı aşamalardan geçerek, sonunda bilimsel düşünce şekli ile belirlenen pozitif devreye ulaşacağını savunur. Pozitif evre, toplumsal evrimin sonudur.”[12] Kendisinin Hıristiyanlık taklidi pozitivist bir din kurmaya çalıştığı da bilinmektedir.[13]

Bu anlayışın diğer önemli bir ismi ise Karl Marks’tır (1818-1883). Hegel’den önemli ölçüde etkilenen Marks, Hegel’deki diyalektiği tarihi materyalizm olarak dönüştürmüştür. Tarih diyalektik yöntemle gelişerek ilerlemekte, ilerlemenin özünde ekonomi/sermaye temeline dayalı sınıf çatışması yer almaktadır. İlkel komünizmden başlattığı süreç, sırasıyla feodalizm, kapitalizm, sosyalizm aşamalarından geçerek komünist aşamaya ulaşacaktır. Sonraki aşamalardan her biri öncekinden daha ileri, daha değerlidir.

Hegel’e göre de Marks’a ve Comte’a göre de son bir durum vardır ve son durum en iyisidir. Aynı anlayışa Fukuyama da sahiptir ve bunu tarihin sonu ile izah etmektedir. “Fukuyama’nın ünlü ‘Tarihin Sonu’ tezi özellikle Sovyetlerin çökmesinden sonra sona eren iki kutuplu düzenin yerine, artık insanoğlunun en iyi düzen olarak Amerikan Liberalizmini benimsemesi ve liberalist düzende insanın arayışının artık sona ermesidir. Çünkü bundan daha iyi bir düzen artık yoktur. Fukuyama, tezini duvarın çökmesiyle simgelenen sosyalist sistemlerin çöktüğü pozitif bir ortamda yazmıştır. Tarihin sonu tezine karşı, milliyetçilik, faşizm ve komünizmi gösterir, ama bunları ölü ideolojiler olarak yorumlar.”[14]

Diğer bir tarih okuma biçimi ise döngüsel tarih anlayışıdır. İbn-i Haldun, Spengler, Toynbee gibi organizmacı sosyal değişim kuramı içinde telakki edilen sosyal bilimciler bu yaklaşımın örnekleri olarak sayılmaktadır. Organizmacı kuramlar, merkeze aldıkları ve gelişmenin temeli olarak gördükleri unsurun doğup geliştiğini ama bir ömrünün olduğunu savunmaktadır. İbn-i Haldun, yerleşik veya göçebe olarak yaşamayı, devlet ve tebaayı, Spengler kültürleri Toynbee ise toplumları canlı organizmalara benzetmektedir. Buna göre bir döngünün bitmesi ile yeni bir döngü başlamaktadır.[15] Organizmacı yaklaşım, her bir organizmanın bütünüyle yok olduğunu, kendisinden sonrasına bir şey bırakmadığını her şeyin yeniden başlarken sıfırdan başladığını savunmaz. Ama evrimci ve diyalektik yaklaşım gibi gelişmenin düz perspektif bir şekilde ilerlediğini de kabul etmez. Filozof Ecclessastes “Güneşin altında yeni bir şey yoktur” diyerek döngünün yerinde saydığını savunmuş ve tarihe nokta koymak istemişti. Döngüsel tarih anlayışının temsilcisi konumundaki organizmacı kuram, bunun gibi tarihe nokta koyma niyetinde değildir. Ancak hepsi olmasa da çoğunun, birbirini takip eden organizmaların birbirleriyle iletişimini kurmak gibi bir çabası da yoktur.

Tarih okumalarını sosyal değişim kuramları çerçevesinde ele aldık. Çünkü değişim ve gelişmenin hangi esaslar ve saikler doğrultusunda olduğunu sosyal değişim kuramları ele almaktadır. Ancak bu kuramların asıl maksadı düşüncenin nasıl bir seyir izlediğini izah etmek değildir. Onlar daha çok toplumun nasıl değiştiğini ya da geliştiğini anlamaya çalışmaktadırlar. Dolayısıyla yukarıdaki paragraflarda biz, her medeniyetin bir düşünceye dayandığını ve gelişmenin buradan başladığını söylerken bu kuramlardan kimisi tam tersini savunmaktadır. Değişim modellerinin büyük bir kısmına toplumsal değişimin hatta dini düşüncedeki değişmenin bilimsel/teknolojik gelişmeye bağlı olduğuna dair bir fikir hâkimdir. Artan nüfus ihtiyaçları artırmakta, bu da teknolojiyi, iş bölümünü, farklılaşmayı, sınıfları ortaya çıkarmakta, düşüncenin olgunlaşmasını sağlamaktadır. Bu yaklaşım sosyal “gelişmeyi” düşüncenin gelişmesine değil teknolojinin ilerlemesine bağlamaktadır. Bu durumda kendi savımızla ilgili tekrar şunu sormamız gerekir: Gelişim ve değişime kaynaklık eden düşünce midir? Yoksa düşünce gelişmelere bağlı olarak mı değişmektedir?

Düşüncede bir değişme olmadan pratikte bir değişmenin olması normal şartlarda beklenemez. Ancak düşüncenin değişmesine etki eden faktörlerden birisi de somut verilerdir. Somut veriler ise varlığın ve toplumun doğası ile ilgili oluşan birikim ve yeni ulaşılan keşiflerdir. Dolayısıyla genel olarak düşünce ve pratiğin birbirini tetikleyerek geliştiğini ama düşüncenin her zaman bir adım önde olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca beşeri keşifleri ilgilendiren alanda saf soyutluğun olduğu bir alan söz konusu değildir. Metafizik diye adlandırılan dini alanda ise insan doğrudan vahyin muhatabı olarak bulur kendisini. Medeniyeti oluşturan kurucu fikir ile genel olarak düşünce arasında da bir ayırım yapılmalıdır. Her düşünce kurucu fikir anlamına gelmez. Kendisinin değişmesi ile devrimleri başlatacak olan düşünce, sadece belli bir konuda açıklama getiren bir yenilik değil kurucu fikirdir. Kurucu fikir ise kendisinden sonra hayatın değişik alanlarında bu düşünceden hareket eden ama somut verilerle şekillenen birçok düşüncenin oluşmasına da kaynaklık eder. Kurucu fikrin oluşması dinlerde olduğu şekilde verili olabileceği gibi Batı medeniyetinde olduğu gibi felsefe, din, din karşıtlığı gibi etkenlerin tetiklediği bir süreç şeklinde de olabilir.

Sosyal değişim kuramlarından değişmenin teknolojiye bağlı olduğunu savunanların aydınlanma sürecinde oluştuğuna dikkat edilmelidir. Bunların dine karşı duydukları tepki onları tepkisel davranmaya, toplumsal gelişmenin dinden bağımsız olduğunu ispatlamaya itmiştir. Onlara verilebilecek haklılık payı bu durum göz önünde bulundurulduğunda mümkündür. Örneğin Comte’un üç hal kanunu: Çok tanrıcılıktan ateizme giden bir süreçten bahsetmektedir. İzahı ise insanın, varlığın gerçekliğini keşfetmesidir. O’na göre insanın, tanrı zannettiği şeylerin gerçekte tanrı olmadığını anlaması, varlığın doğasını anlamasına bağlıdır. Tarih boyunca insanın karşısında duran İslam mesajı göz ardı edildiğinde bu doğru bir tespittir. Eğer tarihin içinden İslam’ı ve etkisini çıkarıp olmak mümkün olsa doğru bir analiz ortaya çıkmaktadır. İnsan, varlığın doğasını keşfetmesi sayesinde yıldızların, ayın ve güneşin, tahta ve ağaçlardan yapılmış putların kendisine bir zararının veya yararının olmadığını anlama imkânına ulaşmıştır. Böylece bu varlıkların tanrı olamayacağı bilgisini elde etmiştir. Ancak ne insanlık bu süreci Comte’un dediği gibi yaşamıştır ne de bugün bilimden haberdar olan insanların tümü putperestliği terk etmiştir. Eğer bilim ve teknoloji sayesinde insanoğlu ilah olmaya layık olmayanların durumunu keşfedebiliyorsa bilim ve teknolojinin daha katetmesi gereken çok yol var demektir. Çünkü İslam hevanın ilah edinilmesinden bahsetmekte ve bunun toplumların virüsü olduğunu söylemektedir. Oysa pozitivizm henüz bu aşamaya gelememiştir.

* * *

İnsanlık bir arayışın peşindedir. İyinin ne ve nerede olduğunu aramaktadır. Fikir ve düşünce dediğimiz şey de işte bu arayışın özünü oluşturmaktadır. Düşünce, insanın, arayışında vardığı sonuçların en özlü bir şekilde ifade edilmesi çabasıdır. Kimi zaman hedefinin aksine davranmakta gözünün önündekini görmezden gelmekte/reddetmekte, kimi zaman da doğru diye yanlışın peşine takılıp gitmektedir. Bu arayışı ilk gününden beri sürdüren insanoğlu bugünün insanının karşısına bir birikim oluşturmuştur. Bizim bu arayışın neresinde olduğumuzu anlamamız, arayışın nereye doğru gittiğini görmemiz için bakmamız gereken önemli bir veri de medeniyetler, dünya görüşleri, kurucu fikirlerin oluşturduğu süreçtir.

Düşüncenin Seyri

Bizler bugün Batı medeniyetinin egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Kiliseyle çatışmadan galip ayrılarak değerleri dünya merkezli hale gelen, teknolojik alandaki gelişimiyle her şeyi kontrol altına almak için çalışan, ücra köşelerine kadar dünyaya nüfuz etmeyi başaran Batı medeniyetiyle… Batı medeniyeti denince çoğunluğun zihninde canlanan, Antik Yunanla başlayarak Roma’ya aktarılan, Orta Çağ’da duraklayan, “doğu”nun etkisiyle tekrar yükselişe geçerek modernizm, pozitivizm, hümanizm çerçevesinde dünya liderliğini ele geçiren Avrupa ve Amerika canlanmaktadır. Bunun doğruluk payı var. Ancak hayata yön veren düşüncenin oluşumu, seyri ve insanlığın birikimi bakımından birçok yanlışı da var. Çünkü “Yunan uygarlığının kökeninde Girit (Minos) uygarlığı, Girit ve Miken uygarlıkları kanalıyla da Orta Doğu uygarlıklarının üç bin yıllık birikimi yatmaktadır.” Buna basit bir örnek Yunan tanrılarının bilinen kaprisli özelliklerinin tam olarak Sümer tanrılarına benzemesidir.[16]

Yunan tarihini M.Ö. 7. bin’e kadar götürenler vardır. Burada yerleşimin özellikle kuzeyden gelen göçlerle başladığı sanılmaktadır. M.Ö. 2000 ila 8. yüzyıl arasında, Dorlar’ın hâkim olduğu Yunan Orta Çağı denen karanlık dönemin sona ermesinden sonra bölgede birbiri ardınca kurulan site devletleri dönemi başladı. Bu devletlerde monarşinin yerini oligarşinin alması, toprak sahiplerinin halk üzerinde baskıcı egemenlikler kurması, siteler arasında bitmek bilmeyen savaşlar ve bu savaşların yol açtığı zulüm ve acılar, Anadolu’ya göç dalgalarını başlattı. Bu, doğu medeniyetleri ile kültürel alışverişin yoğunlaşması demekti.[17] Diğer taraftan en önemlileri Atina ve Sparta olan bu site devletleri döneminde özellikle doğudan gelen Pers saldırılarına karşı siteler birleşmiş, Yunan kimliğinin oluşmasını sağlamıştır.

Bilinen Yunan düşüncesinin oluşumunda en etkin sayılan isimlerden Protagoras (M.Ö. 485 – 410), Sokrates (M.Ö. 470-399), öğrencisi Platon (Eflatun) (M.Ö. 429-347), Aristo (Aristoteles) (M.Ö. 384 – 322) gibi isimler[18] M.Ö. 4. ve 5. yüzyıllarda yaşamıştır. Antik Yunan tarihinin M.Ö. 756-146 olduğunu da hatırlayalım. Bu ve benzeri Yunan düşünürleri bugünkü Batı medeniyetinin ve onun yakın dönem kaynağı olan aydınlanmanın kurucu düşünürleri olarak kabul edilmektedirler. Oysa Jacqueline Russ, “Bizler binlerce yıl önce Fırat ve Nil nehirleri arasında tohumları atılan iki ayrı evren tasavvurunun mirasçılarıyız… Batı düşüncesinin bütün macerası antik Yunan’da değil, doğu topraklarında başlar… Bugün var olan birçok kurum ve düşünceler, dört bin yıl önce yok olmuş bir halk olan Sümerler’le başlar”[19] diyor.

* * *

“Öyle anlaşılıyor ki şehirlerin anası Mekke’den, çoğalarak, değişerek, kültür ve dillerini oluşturarak dünyaya dağılan Âdem’in çocukları,[20] Şeria, Dicle-Fırat, İndüs, Ganj, Nil gibi nehir boylarında Girit-Ege gibi havzalarda yerleşip çoğalarak binlerce yıl yerel topluluklar halinde yaşayıp, medeniyetler oluşturdular. Gerek bu medeniyetlerin birbiriyle olan iletişimi gerekse bulundukları bölgede çoğalan milletlerin coğrafi, siyasi ve demografik değişiklikler sebebiyle başka bölgelere göç etmesi gibi etkenlerle medeniyetlerin birbirlerini etkilediği de bir vakıadır.

Birinci göç dalgası ile oluşan Şeria Irmağı (Filistin), Dicle-Fırat (Mezopotamya), Nil (Mısır), Hazar-İndüs (Hint-İran), Orhun-Sarı Irmak (Türk-Çin), Girit-Ege (Yunan-Roma), Amerika (Maya) gibi belli başlı yerleşim bölgesi ve medeniyetlerden söz edilmektedir. Her bir bölge ve medeniyetin tarihini M.Ö. on binlere hatta on iki binlere götürenler varsa da bu tarihleri tam olarak bilme imkânına sahip değiliz. Orhun ırmağı (İ.Ö. 4. yy.) ve Hazar-İndüs havzası (İ.Ö. 1500) ile ilgili görece daha yeni tarihler telaffuz edilmekte, diğerleri için ise tarihler yaygın kanaate göre M.Ö. 3000’lere götürülmektedir.

Düşüncenin geriye doğru izlerini takip etmek istediğimizde diğerleri üzerinde ilk ve en derin etkiye sahip olanın Mezopotamya uygarlığı yani Sümerler olduğu yaygın kanaattir. Düşüncenin tarihi şüphesiz ki Sümerlerle başlamaz. Hayata yön veren düşünce insanlıkla yaşıt bir geçmişe sahiptir. Allah insanı yarattıktan sonra yeryüzüne indirirken kendisine tabi olmakla kurtuluşa ereceği hidayeti de beraberinde indirmiştir. İnsan, yolunu her kaybedişinde bu yol göstericiliği tekrar karşısında bulmuştur. Bir an bunu bir kenara bırakalım ve düşüncenin Sümerlerle başlayan serüvenini anlamaya çalışalım. Ayrıca ilahi yol göstericilik vakıası nedeniyle biz tarihi buradan başlatmasak da yukarıda saydığımız medeniyetlerin insanlık üzerinde kalıcı etkiler meydana getirdiği ispata gerek duymayan bir vakıadır.

“Milattan yaklaşık on bin yıl önce tarım devriminin gerçekleşmesiyle sosyal-kültürel hayatta da önemli bir değişiklik meydana gelmiş, toprağa, belli bir yere bağlanan insan yerleşik büyük kitleler oluşturmuş, şehirler doğmuştur. Bu aşamanın bizim açımızdan önemi, sosyal ilişkilerin fevkalade karmaşıklaşması ve ilişkileri düzenleyen ahlaki çerçevenin belirgin bir biçimde ön plana çıkmasıdır. Özel mülk, yönetim, hak, hukuk, adalet konularını ihtiva eden ahlaki boyut, artık insani ilişkilerin karmaşıklığına paralel olarak sürüp gidecektir.”[21]

“Sümer kent devletleri Akkad kentinin asker kökenli kralı I. Sargon (M.Ö. 2350) tarafından birleştirilmesiyle Sümerliler yıkılarak Akkad devleti kurulur. Akkad devleti ile bölgesel devlete geçiş başlamıştır… Sümer’in kent, Akkad’ın bölgesel devlet döneminden sonra Babil’in imparatorluk dönemi başlamaktadır. Bu dönemde tüm Orta Doğu, Babil İmparatorluğu’nun çatısı altında birleştirilmiş, Mezopotamya havzası o günkü dünyanın süper gücü haline gelmiştir.”[22]

Gerek eski dünyada gerekse diğer bölgelerde buradaki Sümer, Akkad, Babil şeklindeki kent devleti, bölgesel devlet ve imparatorluk seyrinin eş-zamansız yaşandığı görülmektedir.[23] Bölgeler arasındaki bir başka benzerlik de her bir geçiş aşamasında düşünce ve siyaset alanında bir veya birkaç ismin öne çıkıp süreci başlatması ya da sürece öncülük etmesidir. Daha önemli nokta ise Sümer’in Mısır, her ikisinin de dünyanın geriye kalanı ve sonrası üzerinde meydana getirdiği etkidir. Beşeri siyasi ve dini düşünce üzerinde bu ikilinin gerçekten önemli bir etkisi vardır. İnsan doğasında bir karşılık bulmasaydı bu etkinin derin ve kalıcı tesirler meydana getiremeyeceği hususu da göz ardı edilmemesi gereken bir noktadır.

“Mezopotamya Nemrutları kendilerini “Tanrı’nın temsilcisi” olarak görüyorlardı. Mısır Firavunları ise kendilerini bizzat “Tanrı’nın kendisi” olarak görmekteydiler. Her iki Tanrı-devlet geleneği eski dünyayı etkilemiş, kendilerinden sonra gelen Pers, Hitit, Grek ve Roma Tanrı-devletleri üzerinde derin etki bırakmışlardır.”[24]

Yerleşik hayata geçmek, şehirler kurmak, ihtiyaçları birlikte karşılamak, ırmak taşkınlarına karşı birlikte önlemler almayı, dışarıdan gelen tehditlere karşı birlikte hareket etmeyi gerektirmektedir. Sosyal ve doğal şartlar devlet, asker, vergi, hukuk, kanun, yasa gibi birçok soyut ve somut ihtiyacı ortaya çıkarıyor ayrıca bunların hepsi bir ahlak ve değerler sistemine dayanması gerekiyordu. Putperestlik ve Tanrı-devlet şeklinde kurgulanan dini, siyasi ve ahlaki değerler toplumu baskı ile yöneten iktidarın dayanak ihtiyacını karşılamaktadır. İlginç bir şekilde Sümer, Mısır, Türk, Yunan, İran vs. düşüncesindeki politeizmin birbirine benzediği görülmektedir. Hepsinde de sayıları az veya çok bir panteon (tanrıların oluşturduğu birlik) vardır.[25] Tanrılar, baba, eşi, çocukları ve bunların akrabalarından oluşmaktadır. Bu miras Yunan’a geldikçe daha sembolikleşmekte, Hıristiyanlığa geldiğinde sayı azalıp soyutluk iyice artmaktadır. Ancak tanrılar, krallar ve halk üçgenindeki ilişki değişmemektedir.

Kent devletleri, bölgesel devletler, ardından imparatorluklar şeklindeki bölgeler ve milletler için birbiri ardınca tekrar edip duran süreç, bir taraftan da bir dağılma ve tekrar toparlanma süreçleriydi. Dağılmanın sebepleri arasında “doğal koşullar” ve Allah’ın onlara kestiği ceza en belirleyicisidir. Bu ikisiyle de ilintili olarak Hak ve doğrunun zalimlere haykırılıp halka duyurulması etkenlere şekil vermektedir. Bu ses ile hâkim güç arasındaki çatışma yeni durumlar doğurarak ilerlemiş ve içinde bulunduğumuz dağılma durumunu göz ardı edersek son dağılma Orta Çağ’ın ardından yaşanmıştır.

* * *

İnsanoğlunun tarihi hidayet üzere bir başlangıca sahiptir. Ancak şeytanın vesvesesine tabi olanlar nedeniyle zulmün egemenlik sağlamasından sonra dinin, ahlakın, sosyal nizamın ifsat edildiği bir dönem başladı. Siyasi iktidar ve din adamları tarafından yaratılan tanrılar ve uydurulan dinler çerçevesinde oluşan, batıl din ve batıl değerler üzerine yükselen Tanrı devleti düşüncesi insana birçok eziyet yaşattı. Belli bir azınlığın hevaları uğruna toplumların çoğunluğu mahrum bırakıldı. Toplumu kontrol altında tutmak için, zulüm ve baskı kadar hakkı batıl, yanlışı doğru göstermek de bir yöntem olarak kullanıldı. Bu resmi ideoloji, bilinen imparatorlukların büyük bir kısmının kurucu düşüncesini oluşturdu. Hıristiyan Roma’da da resmi ideolojinin biçimi değişmemiş, din, halkı uyutan afyon olarak kullanılmıştır. Emevilerle başlayan İslam referanslı imparatorluklardan, bu düşünüş biçiminden nasibini alanlar az değildir. Ancak insan vicdanının arayışı hiçbir zaman durmadı. Resmi ideolojiye karşı insanın arayışı her dönemde bir şekilde var olmaya devam etti. İnsanın değerlerini, haysiyetini, emeğini sömüren, kula kulluktan başka bir şey üretmeyen resmi ideolojinin yaptığı ifsat, insan vicdanından saklanabilecek şeyler değildi aslında. Bu ifsattan kurtulmanın bir yolunu bulmak gerekiyordu. Kurtuluş ise halkın gerçeğin farkına varmasını sağlamakla mümkündü. Bunun için tarihin her döneminde zulmün ne olduğunu, ne yaptığını, doğrunun ne olduğunu ve onun nasıl realize edilebileceğini ortaya koymaya çalışan çabalar oldu. Bunlar aynı zamanda soruna çözüm aramaktan yola çıkan düşüncenin farklı biçimlerde gelişim çizgileriydi.

Örneğin mistisizm kendi çapında böyle bir şeydi. İnsanı ve toplumları bu duruma düşüren şeyin dünyaya eğilim olduğunu söylüyordu.

Mistisizmin dünyaya doğudan yayıldığı düşünülmektedir. Dünyaya mistik bir yorum getirenlerin ilkleri Hint-Çin kökenlidir. Bugün Brahmanizm mistik bir içerik arz ediyor gibi görünse de başlangıcı mistik bir formda resmi ideolojiyi meşrulaştırmaktan ibarettir. İktidarın en güçlü dayanağı olan kast sistemi Brahmanizm’e dayanmaktadır. O da kendisini reenkarnasyon ile meşrulaştırmaktadır. Resmi ideolojinin din kanadını Doğu toplumu böyle kurgulamıştır. Buna tepki olarak doğan Upanişad teorisi dünyalıklara eğilimi kerih görmektedir ayrıca Brahmanizm’in kurduğu ruhların döngüsü teorisini yıkmaya çalışmıştır. Bu sebeple elit kesimin dini Brahmanizm iken halkın dini Upanişadlardır. Buda (M.Ö. 563-483), Konfüçyüs (M.Ö. 551-479) gibi isimler mistisizmin ilk isimleri olarak addedilir. Ancak bu gibi isimleri tam olarak tanıma imkânına sahip değiliz. Anlaşıldığı kadarıyla insanın ahlaki yönüne vurgu yapan bir söyleme sahiptirler. Toplumun düzelmesini bireyin ahlaki düzelmesine bağlamışlar, bunun için dünyaya bağımlı olmadan yaşamanın, iyilik ve erdem üzere hareket etmenin gerektiğini öğretmeye çalışmışlardır.

Mistisizmin zulme karşı çözümü uzlete çekilmek olduğu için, zalimlere alan açan bir tabiatı olduğu bilinmektedir. Buda ve Konfüçyüs gibi isimler buna ne kadar malzeme verdi, sözleri ne kadar doğru anlaşıldı tam olarak bilinemez, ama insanın erdemliliğine vurgu yapan bu söylem biçiminin yeryüzünü kasıp kavuran beşerin hırs ve tamahına karşı ortaya çıktığı kesindir. Düşüncenin sağlıklı seyri bakımından insanın iç dünyasına doğru güçlü söylemler geliştirmeye çalışan çabaları göz ardı etmemek gerekir. Ancak iş ruhbanlığa dönüştüğünde tam aksi bir durum ortaya çıkmaktadır. Bunu en iyi Hıristiyan tarihinde görebiliriz. Ruhbanlığın icat edilmesi onların Roma’nın oyuncağı olmalarına neden olmuştur. Kilisenin elinde bu ruhbanlık, insanlık tarihinin en büyük zulümlerinin aracısı haline gelmiştir.

Beşeri hırs ve tamaha karşı ortaya çıkmış olsa da mistik eğilim denge oluşturabilecek bir tabiata sahip değildir. Bu sebeple resmi ideolojinin saltanatını sallama gücüne hiçbir zaman ulaşamamıştır. Bu güce ulaştığının sanıldığı durumlar kendi tabiatını terk edip temsilcilerinin dünyaya eğildiği durumlardır. Kilisenin elde ettiği güç ve azamet böyle bir şeydir.

İnsana vadettikleri, hayatın gerçeklerine sırtını dönüp, kendine has bir dünyada, yapay hissiyatlarla yaşanan iç huzurundan ibarettir. İlham, keşif, Batınilik gizemleriyle oluşturulan kendine has bir tatmin dünyası vardır. Menkıbeler ve olağanüstü hadiselerle şekillenen bakış, gerçeklerden kaçışı meşrulaştırmaktadır.

Felsefe de zulme karşı çıkışın ürünlerindendir. Felsefe deyince iki mekân akla gelmektedir. Hint ve Yunan felsefesi… Hint felsefesinden kasıt daha çok mistik dünya görüşünün felsefi bir formda ifadelendirilmesidir. Yunan felsefesi denince anlaşılan dünyayı ve insana ait olguları akıl yoluyla anlama çabasıdır.

Zulmün yol açtığı sorunlar, çözümün nerede olduğunu düşündürtmektedir. Felsefenin de bu konuda çabaları vardır. “Atina’da devlet iktidarının kime ait olacağı konusunda yoğun tartışmalar olmaktadır… Tanrı Zeus ‘devlet bilgisini’ Hermes aracılığı ile tüm insanlara mı yoksa belirli bir zümreye mi vermiştir? Örneğin Protagoras gibi sofistlere göre bu bilgi tüm insanlara verilmiş olmalıdır. İktidar belirli bir zümrenin elinde tutulmuş olamaz… Herkes iktidarı kendisi için istemektedir. Oysa iktidar için lazım olan ‘erdem’dir. Ne vatandaşlar ne de yöneticiler erdem hakkında doğru dürüst bilgi sahibi değillerdir… Sokrat’a göre aristokratların sırf ‘Zeus bize yetki verdi’ diyerek devleti elinde tutmaları yanlıştır… Erdemli olmayanın devlet işlerini sırf bağlı olduğu zümre sebebiyle elinde tutması nasıl kabul edilebilir?”[26]

Platon’un söyleminde devlet, ağırlıklı bir yere sahiptir. Devletin adalet üzere olması gerektiğini vurgular. Bu doğrultuda bir ütopya da geliştirmiştir. Devleti yöneten kesim ahlaklı, dürüst, yetenekli olmalıdır. Yönetici kesimin başında bulunacak kişi ise “özel olarak eğitilmiş üstün nitelikli yönetici sınıfının içinden çıkacak bir filozof kral” olmalıdır. Monarşinin, oligarşinin, demokrasinin ve tiranlığın birbirini takip ettiğini söyler ve bunların yol açtığı problemlerden bahseder. O da Sokrat’ın vurgu yaptığı hususlara yani devletin erdemle yönetilmesi gerektiğine farklı bir şekilde vurgu yapar. Öğrencisi Aristo da devletle ilgili benzer fikirlere sahiptir. Ancak Eflatun, özel mülkiyetin, yöneticinin ahlakını bozacağını düşünürken Aristo tersine toplumda ilerleme olabilmesi için özel kazancın teşvik edilmesi gerektiğini düşünür.

Yunan filozoflarının, Yunan düşüncesinin içinde bulunduğu genel durumdan azade olduğu söylenemez. Platon, tanrılar ve tanrılar arasındaki kavgalarla, Homeros gibi eserlerde yer alan yalancı efsanelerle ilgili birtakım itirazlar dile getirmekte, tevazu sahibi olmak, dünyaya bağımlı olmamak gerektiğinden söz etmektedir. Ancak hastalıklı insanları ölüme terk etmek gibi garip önerilere; Tanrı’nın, yöneticilerin mayasına altın, yardımcılarınınkine gümüş, çiftçi ve işçilerinkine demir kattığı gibi kast sistemine benzer iddialara sahiptir. Genel Yunan düşüncesinin filozofları da kuşattığı görülmektedir.

Filozofların değerlendirilmesi bir yana, felsefenin de zulmün ilgası ve yerine insana yakışır bir toplumsal yapının tesisi için kendine göre önerileri olmuştur. Bu bakımdan felsefe Yunan toplumunun vicdani arayışının bir ürünü olarak da görülmelidir. Ayrıca insanın, yaratıcının ve varlığın doğasıyla ilgili üretmeye çalıştıkları, yanlışlar içermekle birlikte düşünce alanında mesafe kat edilmesine neden olmuş, yer yer de katkıda bulunmuştur. Özellikle bilimsel alanın gelişmesi ile ilgili attığı temeller daha sonraki dönemlerde önemli gelişmeler kat edilmesine neden olmuştur.

Sümer ve Mısır’dan aldığı mirasla şekillenen Yunan-Roma medeniyetiyle ortaya çıkan Orta Çağ zulmü, din kanadını kilisenin temsil ettiği bir dönemdir. Her yönden zulme uğratılan insan vicdanının bu dönemde farklı bir direnişi ortaya çıkmıştır. 12. yüzyıldan itibaren resmi ideolojinin kurguladığı din, bilim, siyaset, toplum anlayışı, düşünüş biçimi gibi her alana dair itirazlar yükselmeye başlamıştır. Bu itirazlar bir taraftan hayatın her alanına doğru yayılmış diğer taraftan da gittikçe derinleşmiştir. “Bruno kadar cesaretli olamayan, yakılarak idam edilmeyi kabul eden Bruno kadar kahraman olamayan Galileo tövbe kurumuna başvurmaya karar verir: Galileo söylediklerini geri alır, tövbe ederek geri kalan ömrünü gözetim altında geçirir.”[27] olsa da bilimsel konularda bile direnişini hayatıyla ödeyenler az değildir. Başlangıçta kilise değerlerine atıflarda bulunan, onlarla açıkça çelişmeyen söylemler söz konusu iken bu açı zamanla genişlemiştir. “Descartes (1596-1650) kendi felsefesinin vahiy yoluyla elde edilen verilerle örtüştüğünü düşünüyordu. Ancak onun takipçileri geleneksel inançları eleştirirler; otorite ilkesine ve Hıristiyan dogmalarına saldırırlar.” Bilim, felsefe, sanat, edebiyat, sosyal bilimler gibi alanlardan başlayan muhalefet teoloji alanına kadar uzanmıştır. “Spinoza, (1632-1677) … adlı eserlerinde, vahye dayalı dinlerin, Doğa ile özdeş olan Tanrı sorunsalını çözmede yeterli olmadıklarını…”[28] iddia edebilmiştir. 18. yüzyıldan itibaren aydınlanma çağıyla birlikte, natüralist dünya görüşü, Hıristiyanlığı hedef alır hale geldi. “Özgürlük, birey, tarih gibi -aşkınlık düşüncesini olumsuzlayan ve yeryüzü mutluluğunu belirginleştiren- temel kavramlar Hıristiyan düşüncelerine hâkim olur (galebe çalar)… Deneyim bilginin merkezi ve gerçeğin kaynağı haline gelir… Doğa ve insan artık bilginin ve erdemin temeli haline gelir… Hiçbir şeyi kutsal olarak görmeyen akıl, muzaffer bir savaşım verir. İnsanoğlu, sahip olduğu güçleri kullanarak, her türlü aşkın nitelikten arınan ve var olan yegâne şey olan doğaya hükmedeceğine giderek daha fazla inanır.” Dinsel aşkınlıktan sıyrılmaya çalışan bu Avrupa kültürü Yunanların mirasıdır, “fakat artık sınırları belirsiz bir geometrik alanda yer alır… Bu dünya görüşü XIX. yüzyılda doruk noktasına ulaşır. XIX. yüzyıl tarihin, hümanizmin, aklın ve bilimin egemen olduğu bir yüzyıldır.”[29] Hegel ile saltanatı sallanan Tanrı’nın ölümü Nietzsche (1844-1900) tarafından gürültülü bir şekilde ilan edilir. Düşüncenin son şeklini almasında Darwin (1809-1882) tarafından biyolojik, Freud (1856-1939) tarafından psikolojik, Marks (1818-1883) tarafından da sosyal bilim makyajları yapılarak işlem tamamlanır. Dolayısıyla XIX. yüzyıl, aydınlanmanın, geçmişiyle dini ahlaki bütün bağlarını kopararak yeni dünya görüşünü kurguladığı dönemdir.

Batı, Roma’nın temsil ettiği resmi ideolojiyi oluşturan her ne varsa hepsine birden top yekûn savaş açtığı için tepkisi ölçüsüz biçimde gelişerek sınır tanımayan bir özellik kazanmıştır. Bu niteliğe kavuşmasında denizaşırı keşif ve yeni oluşan zengin sınıfın etkisi de tepkiyi destekleyen bir işlev icra etmiştir. Savaş şüphesiz ki sadece değerler alanında yaşanmamış; siyaset, sosyal yapı ve resmi kurumlar gibi alanlarda da ciddi değişimler olmuştur. Bu tepki, kitleyi arkasına alarak mevzi kazanmakla başladığından, bireyin özgürlüğünü sembolleştirmesinden dolayı halk hareketi özelliğine bürünmüştür. Siyasi ve sosyal alanlardaki kazanımları da bu durumun bir sonucudur. Cumhuriyet, demokrasi, insan hakları, hukuk, hukuk devleti, sosyal devlet gibi değerlerin itiraz edilemez bir zemin bulabilmesi bu rüzgârın etkisiyle zaman içinde oluşmuş ve yerleşmiştir.

Sınırsız özgürlük, birey üzerindeki her türlü yasaklama ve kısıtlamaların bir değer ve ahlak olarak da reddedildiği, dinin ve ahlakın yerini hevanın tatmin edilmesinin aldığı görülmektedir. Bunlar Hıristiyan etiğinin bireysel özgürlükleri kısıtladığı kadar adaletsizliğe, gelir dağılımdaki haksızlığa da neden olması hasebiyle zemin bulmuştur.

Halk iradesinin yönetime, oluşum ve denetleme sürecinde yansıması, hukukun oluşumuna ve adaletin teminine daha çok imkân tanıyan bir gelişmedir. Bu, düşüncenin sağlıklı bir zeminde gelişmesi için olumlu bir durumdur. Ancak, hukuk, düşünce özgürlüğü, insan hakları gibi adımların ne ortaya çıkaracağı, dayanılan değerler sistemine bağlıdır. Oysa Batı ulaştığı durumları yeni bir din ve dünya görüşü olarak kabullenmiş bulunmaktadır.

Din, ahlak ve metafizik gibi konular Batı için tepki duyulan hususlar haline gelmiştir. Bilim, deneyim ve deneysel yöntem yeni dünya görüşünün esaslarını belirleyen kriterlerdir. Bu durum düşüncenin sağlıklı bir zeminde oluşmasını ve gelişmesini kilitlemektedir. Çünkü bilim ve bilimsel yöntem yeni bir ideoloji hüviyetine bürünmüştür. Her şey buna göre değerlendirilip ölçülüp biçilmektedir. Din bile bilimin hakemliğine tabi olmak durumundadır. Üst değer bilim ve din karşıtlığıdır artık. Bunun zemin bulmasına imkân tanıyan genel kabul de sınırsız özgürlük saplantısıdır. Batı’nın dayandığı esaslar olan; bilim, deney, din ve metafizik karşıtlığı, özgürlük gibi değerler kilise-kral ortaklığındaki Tanrı-devlet ideolojisine karşı zafer kazanmasını sağlamış ama bugün içinde bulunduğu sonu da hazırlayan en temel sebepler olmuştur.

Batı her ne kadar resmi ideolojiye; sanat, bilim, siyaset, ekonomi gibi birçok alanda güçlü tepkilerin bir araya gelerek oluşturduğu özgürlük hareketi gibi başlamış olsa da kendisi kısa süre sonra baskıcı bir resmi ideolojiye dönüşmüştür. Burjuva kesiminden çıkan patronların yeni krallardan bir farkı kalmamış, emirlerinde birçok köle/işçi barındırmışlardır. Sanayi devrimi aydınlanma felsefesinin sağladığı yeni bakış açısı sayesinde vücut bulmuştur. Kapitalizm, resmi ideolojinin yeni adıdır ve kar elde etmek için bir sınır tanımamaktadır. Adı üstünde vahşidir. Kapitalizmin vahşeti kral-kilise ortaklığındaki Tanrı devleti ideolojisini patron-siyasetçi ikilisinde yeniden yaratmıştır. Piramitlerin yerini elektrik santrallerinin, tapınakların yerini spor statlarının, ayinlerin yerini güzellik yarışmalarının alması gecikmemiştir. Bütün bunlar yeni sisteme karşı oluşumların, işçi hareketlerinin, komünizm gibi düşüncelerin doğmasına sebep olmuştur.

Kapitalizmin insana vadettiği, dünyadan sınırsız istifade etmekten doğan mutluluk ve özgürlüktür, o da ancak sömürgeci toplumların geriye kalanları sömürmesiyle mümkün olmaktadır.

Marksizm’in özel mülkiyeti reddedip, emekçilerin hâkimiyetinde, eşit gelir dağılımı teorisi ise materyalist bir temele dayandığı için farklı bir yaşam tarzı üretememiştir. İnsana vadettiği huzuru sağlama kapasitesine sahip olamadığı gibi dünyalık refahını da temin edememiştir. Bu, teorisinin doğru uygulanmamış olmasından değil teorinin materyalist bir tabiata sahip olmasından kaynaklanmaktadır.

Eğer tarihin sonuna geldiysek bu sonun; ne Fukuyama’nın, ne Comte’un, ne de Marks’ın dediği son olmadığı kesin olarak belli olmuştur artık. Bu, global Batı imparatorluğunun dağılma dönemidir sadece.

“Mutlak nitelikteki temel ilkeler (özellikle matematik biliminde) bulma arayışında olan insan aklı, XX. yüzyıla gelindiğinde, bu ilkelere hiçbir zaman tam olarak ulaşamayacağını görür… XX. yüzyılda insanın payına düşen şey genel bir belirsizliktir. Natüralizmin görünürdeki zaferi, paradoksal bir biçimde, insan için yeni bir ‘cennetten kovulma’ ile sonuçlanır: Bilginin verdiği bir güçle bir Tanrı kadar güçlü olmak isteyen insan, aşkınlık düşüncesinin kendisine sunduğu ‘kesinlikler cennetini’ yitirdi; mutlak ve kökten bir belirsizlik içerisinde yolunu kaybetti… Akıl dışı olana duyulan büyük ilgi, bugün modern bilincin yaşadığı şaşkınlığın en önemli göstergesi değil midir?” “XX. yüzyılın sonuna gelindiğinde, yüzyıllar boyunca birbirine rakip iki dünya görüşü zayıflamış, melezleşmiş, birbirini yenmekten aciz ve kalıcı bir istikrarsızlık içerisinde birlikte yaşamaya mahkûm haldedirler.”[30]

Zalim resmi ideolojiye karşı en sahih tepki, düşüncenin sağlıklı gelişmesini sağlayabilecek en doğru alternatif risalet çizgisi ve onların samimi takipçisi olan muvahhitlerdir.

Nuh, İbrahim, Musa, Davut, Süleyman, İsa ve Muhammed… ve diğerleri… Her birisi de resmi ideolojinin bütün açıklarını ortaya sermiş, hakkın apaçık ortaya çıkması için ellerinden gelen hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır. Risaletin rehberlik ettiği çizgi düşüncenin sağlıklı oluşumunun en önemli dayanağını oluşturduğu gibi kimi dönemlerde hâkimiyet sağlayarak da rehberliğini pratik hale getirmiştir. Süleyman ve Yusuf gibi örnekler yönetimin adalet üzere nasıl gerçekleştirilebileceğine de rehberlik etmektedir.

Allah insan fıtratına doğruyu bulabilecek ve zulmü seçebilecek bir özellik vermiştir. Ancak vahyin rehberlik etmediği adalet arayışları insanın hevasının tehdidi altındadır. İşte bu noktada risalet çizgisi çok önemli bir fonksiyon icra etmektedir. İnsani çıkışlara cesaret verip onlara kaynaklık ettiği kadar kontrol altında kalmak isteyen, ifrat ve tefritten uzak durmak isteyenlere yol göstermektedir.

Düşünce, beşerin zulme karşı bir arayışı, doğrunun ne olduğunu bulma çabası ise, düşünceyi inşa edebilecek olan, resullerin rehberlik ettiği çizgidir. Zaten zulme karşı ortaya çıkıp da bu çizgiden etkilenmeyen bir örnekten bahsetmek mümkün müdür?

Düşüncenin Seyri İle İlgili Tespitler

Sümerlerden bu yana değindiğimiz sürecin ayrıntılarına ve ayrıntılı değerlendirmelerine girmedik. Makalenin kapsamı buna izin vermemektedir. Ancak düşüncenin/insanın arayışının seyrini daha iyi anlamak için süreçle ilgili bazı tespitlerin yapılmasında fayda var.

▪  Düşüncenin gelişimini baskı altına alan en büyük etken resmi ideoloji olmuştur. Her türlü muhalif düşünceyi ifsat etmek, fitne çıkarmak, dinden dönmek, sapkınlık etmekle suçlamıştır. Kendisini tek doğru olarak görmekte başkasına tahammül edememekte, diğerlerini tehdit olarak algılamaktadır. Ayrıca bu çizgi kendisini toplumun muhafız gücü olarak görmektedir. En eski metinlerden Gılgamış destanı, Yaratılış destanı gibi metinlerdeki[31] kral kahramanlar bu düşüncenin birer temsilcisi olarak kendilerini dağılmış toplumu bir araya getiren, onları aç iken doyuran, birliği-dirliği sağlayan… bir kurtarıcı olarak anlatmaktadır. Dolayısıyla da kurtarıcı ve hami olarak görülen bu güce karşı çıkanların ne dediğine bakılmaksızın etkisiz hale getirilmesi meşru sayılmaktadır. Güçlünün bekasını sağlama fonksiyonu icra eden bu düşüncenin insanın bilgisizliğinden ve zaaflarından istifade etmeye çalıştığı görülmektedir. Putperestlik, tanrılar, doğal olayların politeist açıklamaları, fuhşun yaygınlaştırılması en çok bilinen örneklerdir.

Bu ideolojinin beşere vaatleri de aldatmaca üzerinedir. Huzurun toplumsal birlikten ve dirlikten kaynaklandığını söyler. Aykırılığın toplumsal huzuru ifsat edeceğini onun için resmi ideoloji, din ve dünya görüşü ne ise ona sahip çıkmak gerektiğini savunur, aykırı hareket edenlere hayat hakkı tanımamasını buna dayandırır. Hayırlı görünse bile yeniliklere kapalıdır. Halka bir şey vadetmekten çok statükonun korunmasına endekslidir.

▪  Resmi ideoloji düşüncenin gelişimine ket vuran bir özelliğe sahip olduğu için, düşünce asıl olarak bu ideolojinin dışında bir çizgi halinde gelişmektedir. Hatta düşüncenin gelişebilmesi bir bakıma kendini resmi ideolojinin hâkimiyetinden kurtarmasına bağlıdır. Düşüncenin gelişimi bakımından resmi ideoloji, çevre faktörü veya verili ortam olarak da tanımlanabilir. Bu ortam içinde insanlığın arayışını temsil eden düşünce, bu ortamın insandan alıp götürdüklerini geri kazandırma mücadelesi vermektedir.

▪  İnsanın arayışını temsil eden düşünce örnekleri, sahip olduğu niteliğe bağlı olarak verili ortamın özelliklerinden etkilenir. Bu etkilenme form bakımından olabileceği gibi içerik bakımından da olabilir. Mevcut durumun içine düştüğü hastalık, sapma, zulme neden olan yön ne ise buna karşı düzeltme çabası da doğal olarak aynı yöne ağırlık verecektir. Felsefenin hâkim olduğu bir ortamda ortaya çıkan bir düşüncenin felsefi bir forma benzemesi, mistisizmin hâkim olduğu ortamdakinin de mistisizme benzer bir söylem biçimine sahip olması mümkündür. Verili ortam sonuç itibariyle o ortamın ürettiği zihniyetin bir ürünüdür ve ortamda bulunan akıllar da doğal olarak ortamın sınırlılığı ile karşı karşıyadır.

▪  Daha önemli bir nokta ise statükoyu temsil eden düşünce ile onun yol açtığı olumsuzluklara karşı mücadele veren düşünce arasındaki ilişkidir. Bu ilişki bir mücadele şeklindedir. Mücadele tarafları keskinleştirmeye ya da yumuşatmaya doğru seyreder. Aynı zamanda her birisi diğerini kendisine döndürmeye çalışmaktadır. Yeni düşünce statükoyu tahtından etmekle tehdit ettiği gibi, statüko da yeni düşünceyi sindirmenin dışında yanlış anlaşılmasını sağlamakla da tehdit etmektedir. Aradaki sürtüşme çoğunlukla tarafların birbirini törpülemesi şeklinde sonuçlanmaktadır. En çok bilinen örneği Hz. İsa’nın getirdiği İslam’ın putperestliğe dönüştürülerek Roma’nın hizmetine girmesidir. Materyalizme karşı çıkışın mistisizme dönüşmesi bile böyle bir şeydir. Zulme isyan eden düşüncenin istikamet kaybetmesi, kimi zaman karşı tarafın öyle veya böyle hizmetine girmesi kimi zaman da kendisinin ötekinden pek de farklı olmayan bir statükoya dönüşmesi şeklindedir. Putperest bir zulme karşı çıkışın yeni bir putperestliğe dönüşmesi gibi pozitivizm, deneysel düşünce, ateizm gibi “ideolojiler” Tanrı devlet fikrine temelden karşıt olarak çıkmışsa da zamanla farklı bir baskıcı ideoloji haline gelmiştir. Bunlar da beşer ve varlığın doğasına uygun bir düşüncenin gelişimini değişik yöntemlerle baskı altında tutmaya çalışmıştır. Zulmün her türüne karşı çıkan İslam’ın, daha sonra saltanatın icaplarına uygun yorumlanması, tarihi sürecin genel durumunu anlamakla ilgili numune bir manzara da ortaya çıkarmaktadır.

▪  Düşüncenin gelişimi sürekli siyasetin baskısı altında şekillenmiştir. İslam düşüncesindeki iman-amel, büyük günah, Kur’an’ın mahlûk olup olmaması, kader gibi meseleler nasıl siyasetin baskısı altında tartışılıp durmuşsa; iyi, doğru, erdemlilik, adalet gibi birçok hususu tartışma biçimi de benzer sorunlar yaşamıştır. Bu durum doğru ifadelerin yanlış maksatlarla kullanılmasına neden olduğu gibi belli bir söylemle karşı karşıya kalan halkın söylemin ne dediğini anlamasını da gölgelemektedir. Amaç, sözün yalın anlamını ortaya çıkarmaktan çok belli bir siyasi tercihin altını doldurma çabasına dönüşmektedir. Bu da suret-i haktan görünüşün ne kadar hak ne kadar batıl olduğunun anlaşılmasına engel olmaktadır. Söyleme karşı tavır, ideolojik bir tutum haline gelmektedir.

▪  Hak-batıl, doğru-yanlış arasındaki mücadele baki olmakla beraber insanlığa söylenmiş bir söz gösterilmiş bir tecrübe insanlığın hafızasından bütünüyle silinip atılamaz. Gerek zulme isyan edenlerin sağladığı galibiyet gerekse her zaman diri tutulmaya çalışılan vicdanın sesi ve Rabbin hidayeti fuhşun, fesadın karşısında duruşuyla bir birikim oluşturmaktadır. Bu tecrübe bir kaba biriktirilmeye çalışılan kıymetli bir değer gibidir. İhtiyacı olan oradan faydalanabilir. Ancak bu birikim, onun aleyhine çalışanlar, doğal şartlar ve insani zaaflar sebebiyle kayba da uğratılmaktadır. Bu sebeple bu birikim bir taraftan biriktirilmeye çalışılırken diğer taraftan da sürekli tüketilmeye, imha edilmeye çalışılmaktadır. Dolayısıyla ağır bedellerle üstten doldurulmaya çalışılan bu birikim alttan da sürekli kayıp vermektedir. Bu kayba neden olan en önemli husus da şerre karşı ortaya çıkan çabaların eğilip bükülüp şerre hizmet eden bir sonuca ulaşması, ondan beklenen ümitlerin şüpheye uğraması ya da suya düşmesidir. Dolayısıyla kazanılan bir iyiliğin kalıcı hale gelmesi için uzun zamanlar harcanmaktadır. Putperestliğin yıkılması uzun bir zaman almıştır. Bir zamanlar geçer akçe ve hiç sorgulanmadan kabul edilirken bugün genel bir durum olarak ifade edilememektedir. Krallıkların yerine halk iradesinin kabul edilen bir değer haline gelmesi de uzun bir sürecin sonucudur. Bunların dünya genelinde reddedilen olgular haline gelmesine kadar aksine bir görüş olmadığı tabii ki söylenemez. Ancak putperestlik ve onun üzerine yükselen krallık bir değer olmaktan ancak bir sürecin sonunda çıkmıştır. Bu, şüphesiz ki bir birikimin sonucudur. Sürecin yavaş işlemesinin sebebi ise yukarıda söz ettiğimiz gibi birikimin kayıplara uğramasıdır. Sanki insanlığın zihninde yer eden değerler başlangıçtan itibaren oluşmakta ancak kalıcı hale gelmesi için uzun bir zamana ihtiyaç duyulmaktadır.

▪  Belli bir dönemdeki insanlığın elinde bulunan değerlerin oluşumunda, o günkü dünyanın imkânlarına bağlı olarak o güne kadar biriktirilmiş olan değerlerin toplamı bulunmaktadır. Bu değerlerin oluşmasında birçok çabanın ve mücadelenin katkısı vardır. İnsan zamanının çocuğudur. Bu kendi zamanının kayıtlarıyla kayıtlı olması demektir. Bu sebeple her düşünceyi kendi ortam şartlarıyla değerlendirmek gerekir.

▪  Bu değerleri oluşturan birçok etkenden söz edilebilir. Uğradığı zulüm ve haksızlıklar bile insanın bir adım ileri gitmesi için ona imkân tanımaktadır. Çünkü gördüğü bir kötülük, yol açtığı sonuç anlaşıldığında o konudaki iyinin ne olduğunu anlama fırsatı sağlamaktadır. Ancak spesifik bir durumdan söz ettiğimizde o ortamın bir geriye dönüş anı olabileceğini de unutmamalıyız. Monarşiye karşı verilen mücadelelerde bir krallığın yıkılarak cumhuri bir idarenin tesisinden sonra yeni bir krallığın kurulması gibi… Bu bakımdan tarih lineer olarak okunduğunda bile zikzakların olduğu bir gerçektir.

▪  Düşünce soyut bir ortamda gelişemez. Düşüncenin gelişmesi somut veriler ışığındadır ve mevcut durumla ilişkin bir söylemin ürünüdür. Örneğin felsefe soyut bir düşünce yöntemi olarak bilinmektedir. Aslında bu değerlendirme felsefe ve filozofların, toplumla ilişkilerini bilmemekten kaynaklanmaktadır. Matematik kadar soyut bir iş bile nesnel karşılıklardan bütünüyle bağımsız gelişmez. Maksadımız felsefe savunması yapmak değil. Ancak bir düşünce değerlendirilirken verimli sonuçlar elde etmek isteniyorsa, söyleminin doğru tahlil edilmesi gerekir. Bunun için de içinde bulunduğu şartlar ve bu şartlara karşı önerisi kendi bağlamında anlaşılmalıdır. Bir düşünce bütünüyle soyut bir konu imiş gibi ele alındığında onu doğru anlamanın imkânı kalmaz. Oysa her düşünce kendi döneminin sorunlarına bir çözüm arama çabasının ürünüdür. Önerileri yanlış olabilir. Haktan uzaklaşmış hatta doğrudan batılı savunuyor da olabilir. Ama zamanından, zamanın sorunlarından bağımsız ne bir düşünce mümkündür ne de böyle bir şey teorik olarak mümkün görünse bile yankı bulma imkânı söz konusudur.

Bugün; krallıkların yerine halk iradesinin hâkim güç olarak kabul edildiği, kamuoyu denen şeyin sosyal bir güç haline geldiği, savaş suçu diye bir ifadenin kullanılabildiği, hukuk devleti gibi bir tanımlamanın olduğu, kölelik sisteminin gayri insani bir şey olarak kabul edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Otuz yıl öncesi ile bile kıyasladığımızda “daha iyi bir konumda” olduğumuzu söyleyen birçok veriden söz edilebilir. Bugün bir düşünceyi savunmak o günkünden daha rahat ve engelsiz yapılabiliyor örneğin. Ancak kabul etmeliyiz ki bu yaklaşım belli bir bakış açısının okumasıdır. Çünkü aksine, ileri değil geriye gidiş olduğunu düşünenler de var. O halde hem insanlığın ve düşüncenin seyrini anlama bakımından hem de içinde bulunduğumuz ortamı doğru anlamak bakımından sormalıyız: Gelişiyor muyuz, geriliyor muyuz?

Düşüncede Seyrin Yönü

Sosyal konulardaki gelişmeleri anlamak, izah etmek ve ispat etmek bilimsel konulardaki gelişmeyi anlamak kadar kolay değildir. Çünkü burası iyi ve kötünün söz konusu olduğu bir alandır ve iyi ile kötü ancak sahip olunan değer yargılarına göre tanımlanabilir. Doğal olarak toplumların gelişmişliğini ölçmek için kullanılan argümanlar da bu değer yargılarından etkilenmektedir. Kimilerine göre gelişmişlik bireysel tercihlerin özgürlüğü ile izah edilebilirken, bir başkasına göre gelirin eşit dağıtılması ve farkların minimize edilmiş olması ile ölçülebilir.

Gelişmişliğin nelere bakılarak tespit edileceğine dair bile birbirinden çok farklı iddialar duymak mümkündür. Kimine göre siyaset yani toplumun nasıl yönetildiği, kimine göre ekonomi yani refah seviyesi, kimine göre fikir özgürlüğü, din özgürlüğü, özgürlük, sosyal ilişkilerdeki kalite, ahlak, düşüncenin vukufiyet ve derinliği vs. gelişmişliğin kendisini gösterdiği asıl konulardır. Bunlara göre de örneğin cumhuriyet ve demokrasi krallıktan, liberalizm diktatörlükten, şehir hayatı köyden daha ileridir.

Gelinen noktaya kabaca baktığımızda gördüklerimizi şöyle sıralayabiliriz:

Krallıklar devrildi. Halk iradesinin egemenliği genel kabul gören bir değer haline geldi, kamuoyu denen şey gerçek bir sosyal güç haline geldi. Artık hiçbir yönetim bunlara kayıtsız kalarak hüküm sürme olanağına sahip değildir.

Artık ne putlardan ve putların hizmetçilerinden destek alarak iktidar olan otoriteler vardır ne de kendisini Tanrı’nın temsilcisi ya da akrabası olarak gördüğü için iktidar yetkisine sahip olduğunu savunan yönetimler vardır.

Devletlere egemen olan şey belli kişi, grup ya da ortaklıklar değil hukuktur. Artık yönetimler meşruiyetlerini hukuktan almak durumundadır. Bu sebeple haklı bir iddiası olanların bu hukuka dayanarak iddialarını ortaya koyma şansı vardır. Kolluk güçleri onları keyfi davranışlarıyla engelleyemez. İktidarın bu iddiaya karşı duruş ve müdahalesi yasal olmak zorundadır. Herkes fikrini açıkça beyan etme fırsatına sahiptir. Bu da doğru düşüncenin yayılması için gerekli hatta ideal ortamı sağlamaktadır.

Fırsat eşitliği, rekabetin adil olması, üretici ve tüketici hakları gibi kavramlar yaygın olarak kullanılan, referans gösterilen dayanaklar haline gelmiştir.

Ayrıca din ve vicdan özgürlüğü anayasalar tarafından garanti altına alınmıştır. Hiç kimsenin inandığı gibi yaşamasının önünde engel yoktur. Dinin hem engellenmemesi hem de siyasi malzeme haline gelmemesi için gerekli önlemler alınmış vaziyettedir.

İnsan hakları üst değer olarak ülkelerce kabul edilmiş ve dünya çapında mahkemesi bile kurulmuştur. Savaşlar bile bir hukuka bağlanmış, savaş suçları belirlenmiştir. Orantısız güç kullanarak bir tarafa saldırmak ihtişam alameti değil zalimlik olarak algılanmaktadır.

Kölelik sistemi kaldırılmış, savaş esirlerinin köle ya da cariye olması literatürden çıkarılmıştır. Onların da bir hukuku vardır ve hiç kimse savaşta esir aldıklarına dilediği gibi davranamamaktadır.

Bütün bunlar insanlığın bugüne kadar biriktirdiği değerlerin ortak kabuller haline gelmesinden kaynaklanmaktadır. Bunların ortak kabul haline gelmesi doğruyu izah etmekte ve savunmakta büyük kolaylık sağlamaktadır. Meşru olmayan iddia ve hakları reddetmek için bu ortak kabullere referans gösterilmesi yeterlidir.

Böyle midir? Aynı manzaraya başka bir açıdan bakılamaz mı?

Biçimler birbiriyle kıyaslandığında hedefe uygunluğu bakımından biri diğerlerinden daha tercihe şayan olabilir. Cumhuriyet ve demokrasi, adaletin tesisi için monarşik, oligarşik yapılardan daha çok şansa sahiptir. Ancak adalet, kararın çoğunluğa dayanmasına değil doğru olmasına bağlıdır. Doğru kararı bir kral da tek başına verebilir. Gelirin eşit dağılımını kral da adil yapma fırsatına sahiptir. Adaletsizliği, eşitsizliği hem de kasıtlı olarak üreten cumhuriyet örnekleri de az değildir. Halkın yönetime katılmasının, bütün taleplerin yönetimde yer bulmasının, her türlü hayat anlayışına toplumsal alanda hayat hakkı tanınmasının adalet ve doğru üreteceği garanti edilemez. Karşılıklı rızanın olması orada adaletin olduğu anlamına gelmez.

Halk hareketleri kuvvetli bir sel gibidir. Önünde güç ve kuvvetle durulamaz. Hele bir de düşünsel veya ideolojik bir arka planı varsa durum onun karşısında olanlar için iyice içinden çıkılmaz bir hale gelmektedir. İletişimin yaygınlaştığı, haksızlıkların ve bunlara karşı yapılabileceklerin kolayca paylaşılabildiği bir dönemde biriken tepkiler, aile mülkiyetine ve soy takibine dayalı yönetimleri ortadan kaldırmıştır. Ancak aile mülkiyetinin toplumları hem de denizaşırı ölçekte sömürmesinin yeni olanaklarını da yaratmıştır. Bir çok siyasi iktidar yaşıyor olmakla beraber global sermaye sınırları geçip ülkeleri yönetmekte, farklı biçimlerde köleleştirme ve cariyeleştirme devam etmektedir. Halkların zenginliklerinin sömürülüp değerlerinin ifsat edilmesi köleliğin yeni şeklinden başka nedir ki? Birçok şirketin sermayesi eski imparatorlukların mülk değerinden daha fazladır. Ne yapsın kral olmayı!

Halkın oluşturduğu sel, karşısına geçerek değil daha uzun bir süreçte yönlendirilerek bir yöne daha kolay kanalize edilebilir. Geçmiş zihniyet, bu selin karşısında durmak ve sindirmek şeklinde idi. Bu yüzden iç çatışmalardaki kayıpların geçmişte daha fazla olduğu söylenebilir. Oysa bugünün yönetsel zihniyeti daha usta yöntemler kullanmaktadır. Çıkar sahiplerinin işine gelen hukuki, kanuni, sanatsal, sportif işler kitlenin talebi imiş gibi kolayca gösterilebilmekte ya da kitle önceden bunları savunur hale getirilebilmektedir. Gerçekte halk mı talep ediyor yoksa talep mi ettiriliyor ayırmak zor.

Hukuk sadece bugüne ait bir olgu değildir. Sümerlerin de yazılı hukuku vardı. Roma, hukukun beşiği sayılmaktadır. Ayrıca Hz. Süleyman, Hz. Yusuf gibi örneklerle, diğer peygamberlerin getirdiği değerlerle hukukun bugün cari olandan daha adili insanın önüne konulmuştu. Aynı şekilde halkın iktidara katılması ile ilgili çok eski örnekler de bulunmaktadır. Halkın ne olduğu, kimlerin halk sayılması gerektiği ile ilgili doğru örnek ve uygulamalar da tarihte öyle veya böyle vardı.

Son dönemde gelişme adına saydıklarımız aslında Avrupa Orta Çağından bugüne kadarki sürecin izahıdır. Kadınıyla, erkeğiyle insanın, beşeri tercih ve iradenin, dinin öylesine ifsat edilmesinden sonra olağanüstü bir gelişmişlik yaşadığımızı sanıyor olabiliriz. Bilimsel hususlarda bile lineer bir gelişim çizgisini savunmayı zor durumda bırakan örnekler bulunmaktadır. Piramitler, akupunktur, gök bilimleri, bazı sanatsal ürünler gibi hususlarda geçmişte ulaşılan noktaların bugün gerisinde bulunmaktayız.

“İlk toplumdan beri insan toplulukları birbirine (nur-zulumat) dönüşmektedirler. Bu nedenle değişmeyi düz bir çizgi üzerinde değil de dairesel bir döngü etrafında görmek gerekir. Zira imtihan için yeryüzünde bulunan insanlar, ya şeytana uyup karanlıklara gömülecekler, ya da Allah’a uyup aydınlığa çıkacaktır. Her iki durum için de değişme yolu daima açıktır.”[32]

Siyasi, hukuki ve sosyal bakımdan ne kadar gelişme kaydederse etsin insanoğlu bu döngüyü yaşamaktadır. Buradaki döngüden kasıt döngüsel tarih anlayışı çerçevesinde tarihin sürekli bir şeyi tekrar etmesi şeklinde değildir. İnsan, yönetsel ve sosyal bakımdan daha iyi olanı aramakta, bunun için keşifler yapmaya çalışmakta, geçmişten dersler çıkarmaktadır. Ancak katettiği her mesafe, ulaştığı her yenilik toplumsal cürümlerin “kalitesini” de artırmaktadır. Hukuk varsa onun nasıl delineceğinin bilgisi ve anahtarları da sistemlerin sahiplerine aittir. Herkese seçilme hakkı vardır, ama sistem sermaye sahipleri ile ortak hareket etmeyi şart koşmaktadır. Dünya imparatorluğundan izin alınmadan bir hükümet imkânsız değilse bile öyle kolay bir iş değildir.

Düşünce her halükarda arayışına devam etmektedir. Modern ve post-modern zulümlere karşı da çare arayışı içindedir. Bunu yaparken de içinde bulunduğu ortamın verili doğru kabullerini argüman olarak kullanmasında bir sakınca yoktur. Verili doğru kabuller geçmiştekinden daha çok birikmiştir, ama bu her şeyin onlarla izah edilebileceği anlamına gelmiyor. Verili doğru kabuller ne kadar artmışsa, verili saplantılar da o kadar şekil değiştirmiştir. Fakat düşünce insan fıtratının arayışıdır ve onu ancak doğruya ulaşmış olma durumu tatmin edebilir.

İnsan fıtratı, karşı karşıya kaldığı zulümlere çare olması için kalıpları ve içeriklerini irdeleyip yenilerini deneyerek arayışını sürdürmektedir. Ancak görünen odur ki, ne yönetimi tabana yaymak ne hakları ayrıntılarına varana kadar belirleyecek hukuku geliştirmek zulmü ortadan kaldırmaya yetmiyor. Sürekli ifrattan tefrite savrulup duruyor. Tanrı-devletlerinden pozitivizme savrulma akla gelmedik yeni zulümler, kölelik ve cariyelik şekilleri üretmiş, bugün yeni bir arayışı doğurmuştur. İslam nasıl, Hz. Süleyman, Hz. Yusuf gibi örneklerde krallıklardan bile adalet çıkaracak değerleri getirip başarılı olmuşsa bugünün dünyasını da elindeki daha çok imkânlarla nura çıkaracak değerlere sahiptir.

Dünya, farkında olsa da olmasa da İslam’ın önerisine her geçen gün daha şiddetle ihtiyaç duymaktadır.

 

 

[1]  İmanın, doğruluğunda şüphe duyulmayan bir bilgi olarak kabul edilmesi nedeniyle; insan için güç, bilgi ya da düşünce mi yoksa iman mı tartışmasına girmeden söylüyoruz bunu.

[2]  Jacqueline Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni Antik Çağdan Günümüze Batı Düşüncesi, Doğubatı, Çev. Özcan Doğan, S. 20

[3]  Jacqueline Russ, A.g.e. S. 19

[4]  R. İhsan Eliaçık, Adalet Devleti, Bakış Yayınları, 2. Baskı, S.94

[5]  A. Ş. Hisar. http://www.tdkterim.gov.tr/bts/

[6]  Meselâ; “Batı medeniyeti” denildiği zaman, din bakımından Hıristiyan toplulukların manevî-sosyal değerleri ile pozitif ilme dayalı teknik anlaşılır. Hâlbuki Batı medeniyetine bağlı milletlerden her biri ayrı bir kültür topluluğudur. Pozitif ilim sahasında benzer anlayış içinde olmalarına, “teknik”i ortaya koyma ve kullanmada birbirlerine yakın yollar takip etmelerine rağmen, bu milletler başka diller konuşurlar, âdetleri, gelenekleri, görenekleri, ahlâk anlayışları, edebiyatı, masalları, destanları, güzel sanatları, folkloru ve hatta giyinişleri bir değildir. Hatta hepsi de Hıristiyan inancı içinde bulunmakla beraber, din karşısındaki tutumları da farklıdır. İşte bu ayrı inanış, eğilim, düşünce, kullanış ve davranış tarzları her milletin kültür unsurlarını teşkil eder. […]

1) Kültür karakter bakımından “özel”, medeniyet “genel”dir.

2) Medeniyet kültürlerden doğar.

http://web.itu.edu.tr/~yayla/tkm.pdf : Türk Kültür ve Medeniyet Tarihi Ders Notları Öğr. Gör. Ali YAYLA

[7]  Hüseyin ATAY, Medeniyeti Sivil Toplum Kurar

[8]  http://www.iibf.deu.edu.tr/dergi/1139575867_1.pdf

[9]  http://web.itu.edu.tr/~yayla/tkm.pdf

[10] Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Pınar Yayınları, 7. Baskı, S:148

[11] http://www.yuzlesmedernegi.org/yazi.asp?ID=69 ve

HEGEL VE MARX’IN TARİH ANLAYIŞLARININ KARŞILAŞTIRILMASI, Yüksek Lisans Tezi, Ali Yalçın Göymen, Ankara-2007

[12] Emre Kongar, Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, Bilgi Yayınevi, S. 100-104

[13] Pozitif bir din kurar. İnsanlık dini. Hatta Rus çarına ve Osmanlı sadrazamına mektup yazarak onları bu dine davet eder. Comte artık peygamberdir ve dininin esaslarını belirler. Hatta şeytan yerine Napolyon’a lanet etmeye vaaz eder… Zihin çöküntüsü ve his dalgalanmaları yoğunlaşır, kurduğu pozitif sisteme tamamıyla ters bir hareketle mistik ve metafizik olduğu kadar da garip bir din kuran Comte 5 eylül 1857 günü, insanlığın sembolü ve temsilcisi sayıp ulu varlık adını verdiği veremden ölen sevgilisinin masasının önündeki son merasimini yaparken ölür. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Auguste_Comte)

[14] http://www.stratejikboyut.com/haber/tarihin-sonu-tezi-coktu-mu–28431.html

[15] Emre Kongar, A.g.e.

[16] “… Mısır’daki yaşamın aksine, Mezopotamya, belirsizliklerle birlikte yaşıyordu. Bu nedenle, Mezopotamya’da halk dini, bu çevresel şartları yansıtır. Değişimin çoğu kez hızlı ve zorlu olduğu bir dünyada, Mezopotamyalılar, kendi sosyal gerçekliklerine açıklama getirebilmek için, tanrıların kaprisli olduğu inancına yönelmiştir.” (Mark A. Kishlansky, Batı’nın Kaynakları, Açılım Kitap, Cilt 1, S. 39)

[17] R. İhsan Eliaçık, A.g.e. S. 109

[18] Miletli Thales MÖ 624–546, Sokrates öncesi dönemde yaşamış olan Anadolulu bir filozoftur. İlk filozof olduğu için felsefenin ve bilimin öncüsü olarak adlandırılır.

Parmanides, doğa filozoflarından sayılmakla birlikte, Antik Yunan felsefesinde rasyonalizm geleneğinin ilk filozoflarından biridir. M.Ö. 600 ile M.Ö. 500’lerde yaşadığı ve yalnızca düşünür olarak değil yasa koyucu ve devlet adamı olarak da rol oynadığı sanılmaktadır.

Anaksagoras: M.Ö. 500-428, Klazomenai’li olup, Sokrates öncesi düşünürlerden bir tanesidir. Ana madde ve ilk hareket ettirici neden öğretisi vardır.

Ksenophanes M.Ö. 570-480, Empedokles, M.Ö. 490-430 Sokrates öncesi düşünürlerdendir.

Samoslu Melissus ya da Elealı Melissus, (M.Ö. 490-430), Elea Okulu’nun bilinen isimlerinden biri olmuş ve Sokrates öncesi düşünürler arasında yer almıştır.

Elealı Zenon ya da Zenon, Parmenides’in izleyicisi olan Antik Yunan filozofudur. Elea Okulu’nun en önemli filozofları arasında yer alır. M.Ö. 490 – M.Ö. 430 yılları arasında yaşadığı rivayet edilse de doğum ve ölüm tarihi kesin değildir.

Protagoras (M.Ö. 485 – 410) Yunanlı filozof ve sofist.

Aspasia ya da Miletli Aspasia yak. M.Ö. 470–yak. M.Ö. 400, Miletli bir kadındır.

Sokrates M.Ö. 470-399 Heykeltıraş Sophroniskos’un ve ebe Fenarete’nin oğlu. Yunan Felsefesinin kurucularındandır.

Antisthenes: Kinizmin kurucusu M.Ö. 444-365 yıllarında yaşamış ve Kinik okulu kurmuş olan Yunanlı düşünür.

Aristippos, M.Ö. 435-386 yılları arasında yaşamış olan Yunanlı düşünür.

Platon(Eflatun) M.Ö. 427-347 çok önemli bir Antik/Klasik Yunan filozofu olduğu gibi, matematikçi, felsefi diyaloglar yazarı ve Batı dünyasındaki ilk yüksek öğretim kurumu olan Atina Akademisi’nin kurucusuydu da.

Ksenofon M.Ö. 430-355, Yunan filozof, yazar, tarihçi ve asker, Sokrates’in öğrencisi.

Phyrrhon M.Ö. 365-275 yılları arasında yaşamış olan kuşkuculuğun kurucusu ünlü Yunanlı düşünür.

Kıbrıslı Zenon M.Ö. 335-263 yılları arasında yaşamış olan, Stoa Okulu’nun kurucusu.

Aristoxenus M.Ö. 4. yüzyıl. Taranto’lu bir Yunan filozofudur.

Stilpon M.Ö. 4. yüzyılda yaşamış olan Yunanlı düşünür.

Aristoteles M.Ö. 384-322 Antik Yunan filozofu.

Theophrastus M.Ö. 370-287 Midilli adasında doğmuş, oradan Atina’ya geçerek çalışmalarını burada yürütmüştür.

Straton M.Ö. 335-270 yılları arasında yaşamış ve Theophrastos’un ölümünden sonra Akademi’nin başına geçmiş olan Yunanlı filozof.

Timon, M.Ö. 320-230 yılları arasında yaşamış olan Yunanlı kuşkucu düşünür.

Arkesilaos: M.Ö. 315-241 yılları arasında yaşamış ve Krates’in ölümünden sonra, Akademi’nin başına geçmiş olan Yunanlı düşünür. Hem Stoacılığa hem de Epikürosçuluğa karşı çıkmış olan Arkesilaos, Pyrrhon’unki kadar radikal olmayan bir kuşkuculuğu benimsemiştir.

Hrisippos Stoa Okulunun, M.Ö. 280-207 yılları arasında yaşamış olan üçüncü başkanı.

Rodoslu Andronikos M.Ö. 1. yüzyılda yaşamış ve Aristoteles’in eserlerini tasnif edip, yorumlamış olan Peripatetik düşünür

Poseidonius Orta Stoa’nın, M.Ö. 135-51 yılları arasında yaşamış olan etkili düşünürü.

Epiktetos (55-135), Yunan stoacı filozof.

Atinalı Athenagoras: Yaklaşık: 133-190 M.S. 2. yüzyılda yaşamış ve Hıristiyanları ahlaksızlık ve devlete itaatsizlikle suçlayan putperestlerin iddialarına karşı çıkmak ve Hıristiyan inancıyla ibadet ilkelerini Yunan ve Roma dünyasına yaymak için, 177 yılında bir apoloji kaleme almış olan Hıristiyan düşünürdür.

Cassius Maximus Tyrius veya Tyreli Maximus, Milattan Sonra 2.yüzyılda, yani Antonine ve Commodus zamanında yaşayan Antik yunan konuşmacı ve filozof. Sözde Plâtoncu olmakla beraber aynı zamanda Eklektist ve Yeni Plâtonculuğun öncülerindendi.

Epikuros (ya da Epikür), (341-270) Helenistik felsefenin en önemli düşünürlerinden birisidir. Sisam adası olarak bilinen Samos’da doğdu.

Mantinealı Diotima’nın Arkadia’da bir rahibe olduğu varsayılmaktadır. Platon’un Şölen adlı diyalogunda geçmektedir ve Sokrates’in hocası olduğu bildirilmektedir

Plotinus (Arapça: Şeyh-i Yunanî) (M.S. 205–270). Neo-Plâtonizm in kurucusu antik filozof.

Porphyrios M.S. 234-305. Yeni-Plâtoncu düşünür.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Kategori:Antik_Yunan_filozoflar%C4%B1

[19] Jacqueline Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni Antik Çağdan Günümüze Batı Düşüncesi, Doğubatı, Çev. Özcan Doğan, S. 13, 24, 25

[20] R. İhsan Eliaçık, Adalet Devleti, Bakış Yayınları, 2. Baskı, S.89

[21] Mustafa Aydın, İlk Dönem İslam Toplumunun Şekillenişi, Pınar Yayınları, S.42.

[22] R. İhsan Eliaçık, Adalet Devleti, Bakış Yayınları, 2. Baskı, S.44, 45

[23] Nil havzasında, aşağı ve yukarı Nil olarak kurulan ve kent devletlere benzetilebilecek iki krallığı birleştirerek imparatorluk dönemini başlatan yaklaşık olarak M.Ö. 3100’lerde yaşayan Menes’tir. Böylece kesintilere rağmen M.Ö. 4. yüzyıla kadar sürecek 2500 yıllık firavunlar dönemi başlamış olmaktadır. (Eliaçık)

[24] R. İhsan Eliaçık, A.g.e. S. 54. “Eski dünyanın en güçlü tanrı-devleti olarak Firavun İmparatorluğu insanlığın dini-siyasi muhayyilesini derinden etkilemiştir.” (R. İhsan Eliaçık, A.g.e. S. 51)

[25] “Bu bölgelerde ortaya çıkan dini-siyasi tasavvurlar esas itibariyle birbirine benzemektedir. Hemen hemen tamamında siyasi muhayyile tanrı-devlet anlayışına dayanmaktadır: Bir yüce tanrı vardır (An, El, Anlil, Marduk, Elohim, Ahura-Mazda, Zervan, İndira, Tao, Tengri). Onun yeryüzünde oğlu veya temsilcisi olduğuna inanılan bir kişi veya aile (sülale, hanedan) dünyayı idareye yetkili kılınmıştır (Nemrut, Firavun, Kisra, Wang, Şanyu, Han). İnsanlarla tanrı veya kutsal ruhlar arasında ayin ve kurban törenleri icra ederek aracılık görevi üstlenen din adamları vardır. (Haham, Kohen, Moğ, Haman, Brahman, Şaman) vb…” (R. İhsan Eliaçık, A.g.e. S. 105)

[26] R. İhsan Eliaçık, Adalet Devleti, Bakış Yayınları, 2. Baskı, S.112, 113

[27] Jacqueline Russ, S. 139

[28] Jacqueline Russ, S. 135

[29] Jacqueline Russ, S. 16-17

[30] Jacqueline Russ, S. 17-18

[31] Mark A. Kishlansky

[32] R. İhsan Eliaçık, İslam ve Sosyal Değişim, İnşa Yayınları, S. 186

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir