Türkiye’de Anayasalar / Metin YILMAZ

Print Friendly, PDF & Email

İslam, beşer hayatına yeni bir yön ve rota çizdiği gibi yöneten ve yönetilen ilişkisine de yeni bir form kazandırmaya çalıştı. Bir yandan iktidarı amaç olmaktan çıkarıp hak, hukuk ve adalet için araç haline dönüştürürken, yönetenlerin keyfi davranışlarına son verip hukuku üstün kılarken, diğer yandan bireyi/insanı onur ve izzet, hak ve özgürlük sahipliğine yükseltti.

Hak sahibi birey ve hukuka bağlı iktidar fikri İslam tarafından gündeme getirilmesine rağmen Müslümanlar buradan hareketle ulaşabilecekleri/yapabilecekleri halde bir anayasa fikrine ulaşamadılar. Kimisinin hilafet, kimisinin de imamet adını verdikleri yönetim tarzını dönemin yönetim tarzı olan krallığın/sultanlığın mantık ve kalıplarına göre oluşturdular. Ayrıca fitne endişesi ile itaat kültürünü beslediler.

İslam ülkelerinde şu veya bu şekilde İslam’dan kaynaklanan bir hukuk vardı şüphesiz. Padişah/imam/halife de bu hukuka tabi idi. İslam’ın etkisi ile olsa gerek hemcinslerinden daha adil olmaya ve hukuka daha fazla riayet etmeye, tebaalarına karşı daha şefkatli davranmaya çalıştıklarını söylemek mümkün. Padişahların mahkemeye çıktığına ve hakimin/kadının kararı aleyhine bile olsa razı olduğu olaylar bir çok kere gerçekleşmiştir. Ancak bu bir sistem ve kurumsallaşmış bir işleyiş olmayıp padişahın/halifenin duyarlılığına -Allah korkusuna- bağlıydı. Yoksa padişah toplumdaki tek ve en üst otoriteydi, otoritesi asla tartışılmazdı, denetlemeye tabi değildi, yasamanın ve yürütmenin başı, toplumun ve toprağın tek sahibiydi. Halk ise onun kölesi, hizmetkarı. Yönetilen ile yöneten arasındaki ilişki biçimi mutlak itaatten ibaretti. Farklı düşüncelere ve eleştiriye sistem hiç açık değildi. Muhalefet her zaman fitne olarak görüldü ve başı ezildi. Farklı fikirlere ve özellikle siyaset alanındaki tartışmalara asla izin verilmedi ve iktidara/sisteme karşı fikri ve fiili bir alternatifin ortaya çıkmaması için bütün tedbirler alındı. Osmanlı devletinde padişahların devletin selameti için kardeşlerini öldürtmeyi bir gelenek haline getirmesi, bu konudaki hassasiyetin derecesini gösteren sadece bir örnektir. Bu katı tutumdan dolayı ne fiili ne de fikri muhalefet bir türlü gelişmedi, gelişemedi. Halife ya da padişahların işlerini iyi yapmadıkları, zaaf ve zayıflık içinde bulundukları son dönemlerde bile çabalar yeni bir sistem kurmaya (mesela yöneten yönetilen ilişkisine yeni bir form kazandırmaya, denge getirmeye) değil, mevcut sistemi korumaya, zaaf içindeki merkezi otoriteyi/hilafeti güçlendirmeye yönelikti.

Batı’da krallığa, teokrasiye, feodaliteye karşı yeni yönetim anlayışları ortaya çıkarken, yöneten yönetilen ilişkileri yeni formlar kazanırken İslam coğrafyasında yönetimle ilgili tartışmalar yeterince yapılamadı, yöneten-yönetilen arasındaki ilişkiye denge getirme çabaları ortaya çıkamadı, daha iyi nasıl olur arayışları bir türlü gelişmedi. Müslümanların iktidarın sınırlanması, denetlenmesi, insan hak ve özgürlükleri, parlamento gibi anayasa kavramı/fikri ile tanışması Batı’da bu yönde esen rüzgarların etkisi ile gerçekleşti. Her ne kadar eğitimini Avrupa ülkelerinde yapan aydınlar ve siyasiler bu fikre öncülük etmeye, ülke içinde talep oluşturmaya çalıştıysa da bu çabalar yeterli olmadı, anayasa talebi bir avuç aydının ve siyaset adamının talebi olarak kaldı. Buna rağmen onların iktidar üzerinde belirleyici ve etkin oluşları ile padişahlık makamının içeriden ve dışarıdan gelen baskılara karşı direnecek mecalinin kalmaması yan yana gelince, Sultan Abdülhamit meşrutiyetle beraber ilk anayasayı da ilan etmek zorunda kaldı.

Türk anayasa tarihinde bir başlangıç kabul edilen Kanun-i Esasi (30 Mayıs 1876), padişahın devlet içindeki konumunda bir değişiklik öngörmüyordu. Her ne kadar Osmanlı tarihinde ilk defa halkı temsil eden bir parlamento kurulmasına izin veriliyor olsa da Heyet-i Mebusan’a ne yasama süreci ne hükümeti denetleme açısından önemli bir yetki verilmiyordu. Padişahın sorumsuzluğu ve kutsallığı anlayışı ile yasama-yürütme ilişkilerindeki üstünlüğü sürdürülüyordu. Kanun-i Esasi bireyin hak ve özgürlük alanını genişletiyor, yasa önünde eşitlik; kişi özgürlüğü ve dokunulmazlığı; basın özgürlüğü; eziyet, işkence; müsadere ve angarya yasağı gibi çok sayıda hak ve özgürlüğü içeriyordu. Ancak tanınan bu hak ve güvenceler, padişahın yetkilerine dokunulmadığı için bir anlam ifade etmiyordu.[1] Bu yönü ile Kanun-i Esasi (1876) daha önceki reform çabalarında olduğu gibi (1808 Sened-i İttifak, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı) padişahın bir lütfu, bir fermanı olarak anlaşıldı.

Aslında toplum, anayasayı bir ihtiyaç olarak görmüyordu. Bu yüzden de padişah tarafından atılan stratejik bir adım olarak kaldı, bir fonksiyon icra edemedi. Kendisini ayakta tutacak olan sosyal ve siyasal destekten yoksun olduğu için uzun ömürlü olamadı, çok kısa bir uygulamadan sonra padişah tarafından askıya alındı. Fakat iktidar da zaaf içindeydi ve içeriden, dışarıdan baskılara direnecek mecali kalmamıştı. 1909 yılında II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Kanun-i Esasi’yi önemli değişikliklerle yeniden kabul etmek zorunda kaldı.[2] Yapılan değişikliklerle padişahın yetkileri yeniden düzenlendi. Padişah yine geniş yetkilerle devletin başında idi. Ancak yetkilerini oluşan yeni parlamenter yapı gereği doğrudan kullanamayacaktı. Yasama yetkisi meclise, yürütme yetkisi de bakanlar kuruluna verilmişti.  Padişaha, istediği kimseleri sürgüne gönderme yetkisi tanıyan ve bu nedenle kişi hak ve özgürlüklerini işlevsiz kılan 133. madde kaldırılarak hak ve özgürlüklerin de önü açıldı.

Uluslararası konjonktürün de dayatması ile anayasalar devletlerin olmazsa olmazlarından biri haline geldi. Osmanlı devleti tarihin sayfaları arasına gömülürken, henüz kuruluş aşamasında olan yeni Türk devleti 1921 yılında, bir yandan kurtuluş savaşı verirken diğer yandan da hazırladığı anayasa ile kendine meşruiyet zemini oluşturmaya çalıştı. Teşkilat-ı Esasiye adı ile de anılan bu anayasada ilk defa yer alan “Hakimiyet bila kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur”[3] maddeleri yeni Türk devletinin rotasını ve biçimini ortaya koyuyor; hem yeni kurulacak devlete hem de 1924 yılında yapılacak kapsamlı anayasaya zemin hazırlıyordu.

Türkiye Cumhuriyeti bağımsızlık savaşından galip çıktıktan sonra, 1924 yılında anayasasını yeniden yaptı. Anayasa sık sık değişikliklere uğradı, yetmedi, askeri darbelerin yapıldığı 1961 ve 1982 yıllarında, darbeciler tarafından yeniden yazıldı. Bunun temel nedeni devleti yönetenlerin kendilerini güvende değil de sürekli tehdit ve tehlike altında hissetmeleri, başka bir deyişle korkularıydı. Onlara göre “Devlete düşman olan ve fırsat kollayan, açık arayan birçok odak mevcuttu. Bunlar halk içinde de yer almaktaydı ve devletin bu odaklara karşı korunması gerekliydi”. İşte bu yaklaşımla her dönem yeni tedbirler almak gerekti ve anayasa yeniden yazıldı.

Bu anayasaların her ne kadar birbirlerinden farklı yön ve noktaları varsa da temel mantıkları, hazırlanış ve onaylanış biçim ve süreçleri, içerikleri, devlete ve halka, insana, temel hak ve özgürlüklere yaklaşım tarzları aynıdır. Ve bu yüzden hepsi sorunludur, sorunlar çözmek yerine sorunlar üretmektedir. İnsanların kendileri olmalarının, inandıklarını ifade etmelerinin ve hayata geçirmelerinin ve birlikte huzur içinde yaşamalarının önünde bir engel olarak durmaktadır.

Anayasaların Özellikleri

1- Anayasa toplumsal bir mutabakat metnidir. O toplum içindir. Bunun gerçekleşmesi ise toplumun/toplumu oluşturanların onu yapmasına ya da bir şekilde hazırlanma süreçlerine aktif olarak katılmasına bağlıdır. Ancak Türkiye anayasacılık tarihine baktığımız zaman orada toplum bulunmamaktadır. İlk anayasa olan Kanun-i Esasi padişahın bir lütfudur adeta. 1921 Anayasası olağanüstü şartlarda yapılmıştır. 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları ise iktidarda olan ya da darbe yaparak iktidara el koyan bir grup insanın eseridir. Bu topraklarda birileri anayasa yapma hakkını hep kendilerinde gördüler. Onlara göre “Halk cahildi, hem de menfaatinin nerede olduğunu kestiremeyecek kadar cahildi. O bilmezdi, anlamazdı. Ona ne sormaya, ne danışmaya ve ne de onayına gerek vardı.” Halk adına en iyiyi doğruyu ve hayırlı olanı önce padişah bildi, sonra da devleti yöneten bir grup elit.

TC Anayasalarında “Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu” hep ifade edildi, ancak hemen arkasından “milletin bu egemenliği yetkili organlarla kullanacağı” eklendi. Halkın oyları ile seçilen Meclis bu organların başında sayıldı ancak görüntüden ibaret kaldı, hiçbir zaman asıl olmadı. Asker başta olmak üzere sivil bürokrasi, üniversiteler, yargı kurumları hep devletin gerçek sahipleriymişçesine davrandılar. 1924 Anayasası, farklı sesleri engellemek için tek partinin katıldığı bir seçimle oluşan meclisçe yapıldı. Sonraki yıllarda ise askerin darbe yapması ve her darbeden sonra yeni bir anayasa yapması neredeyse bir geleneğe dönüştü. 1961 ve 1982 Anayasaları darbeciler tarafından oluşturulan danışma kurullarına siparişle hazırlatıldı. Halka hiç sorulmadı ya da halk, referandumda kabule mecbur bırakıldı. İlk anayasa 1876’da padişah “alın size anayasa” demesi ile yazılmıştı, bugün var olan son anayasaya da 1982’de beş general tarafından hazırlatıldı ve halkın önüne kondu. Bu duruma öyle kanıksandı ki, bugün yeni anayasa çalışmalarının başladığı şu günlerde mevcut meclisin anayasa yapamayacağını bile iddia edenler çıkıyor.[4]

1982 Anayasasının hazırlanış süreci ile ilgili anlatılanlar da söylenenlere ışık tutmaktadır:

“Anayasadan kaynaklanan birçok aksaklıkları tespit etmiş ve bu aksaklıkları giderecek bir anayasa taslağı hazırlaması direktifini MGK genel sekreterliğine vermiştik. Bu konu ile sekreter çok yakından ilgileniyor ve çeşitli uzmanlar burada görev yapıyorlardı. Danışma meclisi, henüz anayasayı ele almadan genel sekreterlikte anayasa taslağı aşağı yukarı hazır durumda idi.”[5]

Ayrıca MGK 70 ve 71 no’lu kararları gereğince anayasa taslağı üzerinde her türlü düşünce açıklaması yasaktır.

“Askeri yönetim, anayasaya hayır demeyi yasaklıyor, sadece evet demek serbest… ‘Hayır’ın telkin edilmesi dahi yasak kapsamına alınıyor. Başta darbe lideri Evren Paşa olmak üzere askeri cunta meydan meydan dolaşıp kendi anayasalarını savunurken bize susmak düşüyor. Çünkü gazete kapatılabilir. Hapis yolu açılabilir. Bu arada dikkatimi çekiyor. Bizim karikatürcüler, başta Behiç Ak’la İsmail Gülgeç mavi renkle düşüp kalkıyorlar. Sevgililer, birbirlerinin mavi gözüne bakarak ilanı aşk ediyor. Atatürk’ün gözleri ne güzel mavi mavi diyen bantlar. Akdeniz mavisine, Ege’nin mavi sularına, gökyüzünün masmaviliğine olan düşkünlük anlatılıyor. Yalçın Pekşen, köşesinde ‘Mavi Gözlü Suçlu Hanım’ı yazıyor.

Tarih, 21 Ekim 1982.

Telefon, sıkıyönetimden arıyorlar. Selimiye santralindeki astsubay her seferinde olduğu gibi adımı sordu, ‘Komutanımı irtibatlıyorum’ dedi. Karşımda, Birinci Ordu Kurmay Başkanı Tümgeneral Ekrem Dinç. O boğuk ses tonuyla: ‘Cemal Bey’ diye başlıyor, üslubu çok sert, “Anayasa konusunda artık en küçük bir ima, telkin, telmih yoluyla dahi olsa en ufak bir şey istemiyoruz. Yoksa derhal kapatacağız. Bir de mavi konusu var. Hep mavi mavi diye çiziyorlar. Bundan sonra mavi de olmayacak anlaşıldı mı?”[6]

2- Anayasayı kimin yaptığı önemlidir, zira kim yaparsa anayasa ona hizmet eder/etmiştir. Anayasayı iktidar sahiplerinin yapması onun ruhuna aykırıdır ve maksadın gerçekleşmeyeceğinin de göstergesidir. Anayasa ile güç ve iktidar sahibi yönetici erki sınırlayarak, denetleyerek, insan hak ve özgürlüklerini teminat altına almak amaçlanır. İktidar ise muktedir olma makamıdır ve onu bir kere ele geçirmeye görsün insan! Hemen onu korumanın ve sürekli kılmanın arayışına girişir. Onu ne paylaşmak ister ne de kaybetmek. İktidar sahiplerince yapılacak bir anayasa hem bu hırsı yansıtacaktır hem de onların sahip olduğu zaafları, kusurları, eksik ve yanlışları, korku ve kaygıları. Kanun-i Esasi, padişah iktidarına ortak istemediği için rafa kaldırılmadı mı? Devletini tehlike ve tehdit altında gören, halkı da bu tehdit algısının içine yerleştiren bir anlayışın yaptığı anayasanın, hak ve özgürlükleri sınırlaması ve hatta elinden almasından daha doğal ne olabilir? Aynı Faşist kafalarca yapılan anayasada bir etnik kimliğin diğerleri aleyhine yüceltilmesi, ya da mezhep bakış açısı ile yapılan anayasada diğer mezhep mensuplarına ikinci sınıf vatandaş muamelesi layık görülmesi gibi.

Toplumu iktidar sahiplerinin hırs ve zaaflarına, anlayışlarına, ufkuna mahkum eden ve aslında anayasanın ruh ve mantığına da aykırı olan bu durum ne yazık ki TC anayasalarının gerçeğidir. Devleti kuran kadrolar devleti kutsallaştırarak, onun için her şeyi mübah sayarak yola çıktılar ve devlet odaklı anayasalar yaptılar. Anayasalar, insanın hayrını, hakkını, özgürlüğünü değil her şart altında devletin varlığını, yüce menfaatlerini ve bekasını kendine dert edindi.

İlk anayasa olan Kanun-i Esasi bireye yeni birçok hak ve özgürlük tanıyor, fakat zamanın siyasi otoritesine, padişaha dilediğini sürgüne gönderme hakkı tanıyarak hak ve özgürlükleri anlamsızlaştırıyordu. Sonra yapılan 4 anayasa da aynı mantıkla hazırlandı. Görünürde modern anayasalarda olan bütün hak ve özgürlükler insanlara tanındı. Ancak temel hak ve hürriyetlerin devletin ülkesi ve milletiyle, bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, cumhuriyetin, … korunması amacı ile sınırlandırılabileceği (Madde 13) ve hak ve hürriyetlerden hiç birinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk devletinin ve cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek… amacı ile kullanılamayacağı da kabul edildi. (Madde 14) Anayasalar bir yerde tanıdığı hak ve özgürlükleri başka bir yerde sınırlandırıyor, hatta kullanılamaz hale getiriyordu. Bir eliyle verdiğini diğer eliyle geri alıyordu.

Kenan Evren 1982 Anayasasını tanıtma konuşmasında şöyle diyordu. “Eski anayasamızın açık veren taraflarından birisi… Hükümetlerin anayasa yüzünden birçok noktada elinin kolunun bağlanması idi. …bütün hak ve hürriyetler bunlardan kötü maksatla faydalananlara tanınmıştı. 1961 Anayasası, kişi hürriyetlerine 1924 Anayasasında görülmedik bir genişlik getirmesine mukabil[7], … Devlete ve cumhuriyete kendini koruyabilme imkanları bahşetmediği de görülmüştür. 1961 Anayasasındaki pek çok hak ve hürriyet sanki sınırsızmış gibi, ciddi hiçbir kayda bağlanmamıştır. Oysa toplumun yararları her zaman, her meselede kişilerin yararlarından öncedir.”[8]

Devlet halk için değil, halk devlet içindi. Devlet efendiydi, belirleyendi, korunması ve kollanması gerekendi, bütün ve hak ve yetkiler elinde toplanandı. Halk ise yüce devletin hizmetkarı, itaatkarı, varlığını onun kutsal varlığı için feda edecek hazır askeri. Aslında Yeni devletin/cumhuriyetin monarşilerdeki padişahtan hiçbir farkı yoktu.

3- Anayasanın işlevini yerine getirerek birlikte huzur ve barış içinde yaşamayı temin etmesi, bütün renk ve farklılıkları ile toplumu kuşatmasına bağlıdır. O, herkese eşit mesafede durmalı, hepsini eşit ve denk kabul etmeli, her bir ferde, inanca, kültüre, etnik aidiyete aynı hak ve özgürlükleri tanımalı, aynı saygıyı duymalı ve aynı değeri vermelidir. Onun rengi, kokusu, kimliği, aidiyeti, tarafı olmamalı, topluma ait olmalıdır. İlla taraf olması gerekirse devlete karşı bireyi, çoğunluğa karşı azınlığı, güçlüye karşı zayıf olanı korumak ve kollamak gibi bir işlevi olduğu da unutulmamalıdır. Anayasanın eşitler arasında taraf olması, bir kimliği ya da aidiyeti tercih etmesi, diğerlerinin görünmezden gelinmesi, inkar edilmesi ve dolayısı ile hak ve özgürlüklerinin elinden alınması ile sonuçlanacaktır. Anayasa taraf olduğu kimliği, grubu kollayacak, onun lehine yaptığı düzenlemelerle onun şımarmasına ve azgınlaşmasına imkan hazırlayacak, o da elindeki imkanlarla topluma kendini dayatacak ve sahip olduğu renk ile bütün toplumu boyamaya kalkışacaktır. Anayasa egemenlerin anayasasına dönüşecektir, onların dünya görüşünü, siyaset anlayışını, ideolojisini yansıtacaktır ki, bunun literatürdeki karşılığı anayasa değil manifestodur[9].

TC anayasaları onu yazanların/yapanların ideolojisini ve etnik aidiyetini esas alan bir anayasadır. Kemalizm, milliyetçilik ve laiklik onun ideolojisini oluşturmaktadır. Cumhuriyeti kuranlar, devirlerinde moda olduğu üzere bir ulus-devlet inşa ettiler; Türk milliyetçiliğini, laiklik ve Kemalizm ile destekleyerek bir kimlik oluşturdular ve anayasalarına da bunu nakşederek toplumu bu ideoloji doğrultusunda dönüştürme uğraşına giriştiler. Kemalizm ile diğer ideolojiler, laiklik ile dinler özellikle de İslam, Türklük ile de diğer etnik aidiyetler yok sayıldı. Herkes Kemalist, laik ve Türk sayıldı, kendini öyle tanımlamayanlar ile de savaşıldı. Anayasanın başköşesine yazılan bu ilkelerin[10] değiştirilmesini teklif etmek bile yasaklandı[11], kalkışanlar düşman ilan edildi.

Devlet sahipleri kendi anayasalarını topluma anayasa olarak sundular. Anayasa da onlara hem meşruiyet sağladı hem de kutsiyet kazandırdı. Anayasaya göre esas olan devletti, devletin varlık, bütünlük ve bekası. Devlet için de sırtını yasladığı grup. Diğerlerinin ne yeri vardı ne de önemi. Onlar çoğunlukla bir tehdit ve tehlike olarak algılandılar. Devlet hem kendi anlayışını topluma dikte edecek hem de bir yerlerden gelecek tehlikeyi bertaraf edecek şekilde örgütlendi. Oluşturulan kurumlarla, kurumların organizasyonu ile halkı kontrol altında tutmak amaçlandı. Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı, hem tolumun din anlayışı belirlenmek hem de farklı anlayışların önüne geçmek için oluşturuldu. İnsanlar bir din ve mezhep anlayışına sahip olacaklarsa, bu ancak resmi din anlayışı olabilirdi. Aynı şey Türk Tarih Kurumu ile tarih anlayışında, Türk Dil Kurumu ile dil anlayışında gerçekleştirilmeye çalışıldı. Milli eğitim kurumları ile de yeni nesillerin tek dil, tek millet, tek bayrak, tek ideoloji, tek, ‘tek’ler üzere yetiştirilmesi amaçlandı. Bu sürece uyum sağlayanlar için sistem/anayasa/devlet hazinelerinin kapısını açarken, tekleşmeye itiraz edenlerin karşısına korumak ve kollamak için oluşturulan kurumlarını (polis, asker, istihbarat, yargı kurumları) dikti.

Devlet, anayasa ile bütünleşti ya da anayasa devletleşti. Devlet anayasadan aldığı güçle, anayasanın kendine hazırladığı imkanlarla toplumu vaziyet etti, halkı anayasada belirlenen ideoloji doğrultusunda belirlemeye, tek tipleştirmeye, kendi istediği forma sokmaya çalıştı. Bu maksatla halkına karşı yok sayan ve inkar eden, zorla ve baskıyla kendini dayatan, maddi ve fiziki cezalarla, mahrumiyet yaptırımları ile hizaya sokan politikalar izledi. O kadar ileri gitti ki, Kürt doğan insanları Türkleştirmeye, kalplerdeki iman ve kafadaki düşünceler bile belirlemeye kalkıştı. Ne olduğuna bakılmaksızın insanlara sen şusun, şöyle inanacaksın, şöyle düşüneceksin dendi. Kutsal devleti korumak için o kadar paranoyakça davranıldı ki, başa bağlanan bez (türban), konuşulan ana dil, sahip olunan farklı düşünce ve inançlar, rejimi tehdit eden unsurlar olarak görüldü. Bunlara karşı alınan güce dayalı -yasaklama, baskılama, cezalandırma vb.- tedbirler insanları en temel ve fıtri hak ve özgürlüklerini bile kullanamaz hale getirdi. Ülke özgürlükler değil yasaklar, haklar değil mahrumiyetler ülkesine dönüştü. Adalet değil zulüm egemen oldu, birlik ve bütünlüğün yerini etnik ve ideolojik kamplar, huzur ve barışın yerini çatışma ve kavgalar aldı. Bir yanlışın arkasından gelen yanlışlardan dolayı çok canlar yandı, çok ocaklar söndü, çok çileler çekildi.

Anayasanın varlığına rağmen olan halka oldu.

Hani Anayasa iktidarı sınırlayacaktı. Bireyin haklarını koruyacak, özgürlük alanını genişletecek ve bireyden yana olacaktı. Eşitler arasında taraf tutmayacak, bir taraf tutması gerekirse bu güçlüye karşı zayıf, çoğunluğa karşı azınlık olacaktı. Hukuk, eşitlik ve adalet onun esasları olacaktı. İnancı, etnik kimliği, sahip olduğu düşünce ne olursa olsun insana saygı duyacak ve değer verecekti. Farklılıklar karşısında tarafsız davranarak birlikte huzur ve barış içinde yaşamayı temin edecekti.

Ama olmadı. TC anayasaları bunu başaramadı.

Devlet her şeyin önüne geçti. İnsani en temel hak ve özgürlükler bile ona kurban edildi. Topluma hizmet etmesi gereken anayasa, kendini yazana hizmet etti. Devletten, güçlüden, egemenden başka bir deyişle kendini hazırlayandan taraf oldu. Onun rengini ve kimliğini benimseyerek, farklılıkların karşısında yer aldı ve farklı olanın farkını ortadan kaldırma misyonuyla hareket etti. Gücü sınırlayacakken onun yaptıklarını meşrulaştırdı. Toplumsal gruplar arasında ayırım yaparak, birini diğerine tercih ederek ve tercih ettiğinin diğerlerine baskı kurmasına, kendini dayatmasına imkan hazırlayarak birlikte yaşamanın imkanlarını ortadan kaldırdı.

Adı anayasa idi, ama kendisi anayasanın ruhuna ve mantığına sahip değildi, daha çok bir manifestoya benziyordu, bir grup insanın fikirlerinin bir yansımasıydı. Manifestolar bütünüyle homojen olan ve tek tip insandan (aynı dine, inanca, dünya görüşüne, ideolojiye sahip) oluşan toplumlar için -varsa böyle bir toplum- bir anayasa olabilirler belki, ama farklılıkların olduğu bir toplumda asla. Orada sorun olur ve sorunlar üretirler durmadan. Bugün yaşanmakta olunan sorunlar bunu bir göstergesi zaten. Üstelik sorunlar azalacağına artıyor.

Bu anayasaların hiç olmaması gerekirdi, ama oldu bir kere.

Şimdi bir an önce ondan kurtulmak gerek.

Yeni Anayasa Çalışmaları

Yeni anayasa çalışmaları TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in öncülüğünde başladı. Mecliste grubu bulunan partilerden 3’er üye talep edilerek “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” oluşturuldu. Sivil toplum kuruluşlarından görüşleri istendi. Vatandaşın yeni anayasa yapım sürecine dâhil olabilmesi için “http://web.tbmm.gov.tr/yenianayasa”  adresli bir internet sitesi hizmete sunuldu.

Aslında konu belirli bir süredir gündemde ve yapılan tartışmalarla belli bir mesafede de katedilmiş durumda. Tartışılamayan, konuşulamayan konular, başta ilk 3 madde olmak üzere tartışılmaya başlandı. Yine de süreç kolay olmayacak gözüküyor ve akamete uğrama ihtimali var. Zira sürece ön ayak olan AKP, anayasayı değiştirmek için gerekli milletvekili sayısına sahip değil. Diğer partilerden destek alması gerekiyor. Ancak onlar müspet bir yaklaşım içinde değiller, farklı hesaplar peşindeler. Uzlaşma komisyonunun ön şartsız toplanmasına başlangıçta destek verdikleri halde CHP ve MHP kırmızıçizgiler çizmeye başladılar bile. CHP, “Anayasa’nın ilk üç maddesi bizim açımızdan ön şart.”[12] diyerek sık sık hatırlatma yapıyor. (AKP’nin bu konudaki yaklaşımı net değil, göründüğü kadarıyla değiştirilemez maddelere dokunmama eğilimindeler.) MHP niyet okumalarla dahil olduğu süreci ve yeni anayasa çalışmalarını “Türkiye’yi parçalama planı”nın bir parçası olarak değerlendiriyor. Ve ne Anayasa’daki kritik maddelerin değişimine evet diyor ne de etnik vurguya yer verilmeyen yeni yurttaşlık tanımına. BDP ise demokratik özerklik şartı ile masaya oturmaya hazırlanıyor. Dışarıdan bu meclisin bu işi yapmaya yetkili olmadığını, yapamayacağını söyleyerek zihinleri bulandırmak isteyenler bile var.[13]

Her şeye rağmen yeni bir anayasa için (buna “sivil anayasa” da deniyor) yola çıkılmış bulunuyor. Türk anayasa tarihinde ilkler yaşanıyor. TBMM, darbe yapılmadığı ve bir yerlerden emir almadığı halde kendi iradesi ile yeni bir anayasa hazırlamaya talip oluyor. Halka fikri soruluyor, anayasa tartışmalarına dahil olması isteniyor. Herkesin fikrini/talebini beyan ettiği bir süreç yaşanıyor ve daha önce tartışılamayan konular rahatlıkla tartışılabiliyor.

Yine de sürece öncülük edenlerin doğru ve sağlıklı bir anayasa kültürüne sahip olmadıkları hemen göze çarpıyor. Zihinlerindeki anayasanın odağında insan değil hala devlet var ve hala yaklaşımlar benmerkezci. Kimileri mevcut devleti koruma ve kollama misyonu ile hareket ediyor, her şeyi onun için feda etmeye hazır. Kimileri de kendi kutsal devletini kurma derdinde. CHP ve MHP’de devletçi, vesayetçi, milliyetçi yaklaşım açıkça görülüyor. BDP/PKK/KCK “bana ait bir bölge olsun ve orada benim borum ötsün” peşinde.[14] Aslında her üçü de kendi kutsal devleti peşinde, insan akıllarına bile gelmiyor veya ancak satır aralarında göstermelik olarak yer alıyor. O da her insan değil, kendinden olan insan.

Umarız yaklaşımları zamanla değişir. Süreç onları da geliştirir. Veya sürece etkileri sınırlı kalır.

Benmerkezcilik ise daha genel ve köklü bir hastalık olarak karşımızda duruyor. Bu mantığa sahip olanlar “en doğru ve en iyi bende, ben bilirim”den hareketle anayasayı kendileri yapma peşinde. Hepsi kendi düşüncesini, kimliğini, dinini, anlayışını, dünya görüşünü egemen kılma sevdasında. Kimse anayasa yapmaya çalışmıyor, manifestosunu anayasalaştırma mücadelesi veriyor. Milliyetçilerin Türklüğü, cumhuriyetçilerin Kemalizm’i ve laikliği kırmızıçizgi olarak ortaya koyması bundan kaynaklanıyor. Bu mantıkla bir şeyler önerenler aslında yeni bir şey önermediklerinin farkında değiller. Egemen kimliği, aidiyeti ideolojiyi değiştirmekle ortaya asla yeni bir anayasa çıkmayacaktır, Türk’ün yerine Kürt’ü veya başka bir etnik aidiyeti koymakla bir şey değişmeyecektir. Kemalizm’in yerine başka bir ideolojiyi koyduğunuzda da, laikliğin yerine dini koyduğunuz da ortaya yeni bir anayasa çıkmayacaktır. Yapılan şey yeni bir egemen kültür, yeni bir egemen sınıf ortaya çıkarmak olacaktır ve tabii ki yeni sorunlar ve yeni mağduriyetler. Bu konuda komünist manifestoyu anayasa haline getiren SSCB ve mezhebi görüşünü anayasaya yansıtan İran, Taliban vb. örnekler önümüzde durmaktadır.

Ama bakan kim. Ne eskiden yeterince ders çıkarılıyor ne de mevcuttan/örneklerden ibret alınıyor. TC anayasalarının temel sorunu, birilerinin kendi ideolojisini, menfaatini, mezhep ve meşrebini merkez alması değilmiş gibi, aynı mantıkla yeni bir anayasa için yola çıkılıyor. Ya ideolojiden vazgeçilemiyor, ya etnik kimlik vurgusundan ya da menfaatlerden. Buradan ortaya çıkacak sonuç bırak yeni olmayı, bir anayasa olmayı bile başaramayacak, olsa olsa daha öncekiler yine bir manifesto olacaktır.

Oysa yeni bir anayasa ancak eski anayasa kültüründen kurtulmakla başarılabilir.

Anayasa ne devletin halkı belirleme ve biçimlendirme aracıdır, ne de çoğunluk ya da güç sahiplerinin kendilerini gerçekleştirme aracı. O birilerinin dinini, ideolojisini, mezhep ve meşrebini egemen kılma ve dayatma aracı da olmamalıdır. O, güce karşı insanı koruma ve birlikte yaşamak isteyenlerin/zorunda kalanların aralarında oluşturdukları bir mutabakat metnidir. Ve bir mutabakat metni üstünlük komplekslerinin gölgesinde, herkesin kendini gerçekleştirmeyi öne aldığı benmerkezci yaklaşımlarla oluşturulamaz. Herkesin referans aldığı bir inancın, dinin, dünya görüşünün olması gayet doğal, herkesin kendine göre doğrularının olması da. Ancak kimsenin başkasına kendini, dinini, düşüncesini, doğrularını dayatmaya hakkı yok. Ya da kendini merkeze koyarak buluşulması gereken nokta burası demeye. Ya da manifestosunu anayasa yapmaya. Zira bu yaklaşımda başkasına, başkasıyla kurulan eşit ve denk ilişkilere, mutabakat arayışına ve dolayısı ile birlikte yaşamaya yer yok. Birlikte yaşamak ancak birbirini, dengi ve eşiti kabul etmekle, karşılıklı saygı ve değer vermeyle, birbirinin hak ve hukukunu gözetmekle ve birlikte yaşamayı temin edecek asgari müştereklerde mutabık olmakla gerçekleşir.

Dünyanın merkezi ben değilim, sen de değilsin, o da değil. Söz konusu olan farklı din, mezhep, dünya görüşü, etnik kimlik sahibi insanlardan oluşan bir toplumsa; merkez, herkesin katılımı ile oluşmalı/oluşturulmalıdır. Bu mutabakatın sorunsuz gerçekleşeceği zemin, insanlığın ortak değerleri haline gelen (bunlar İslam’ın da değerleridir) adalet, eşitlik, özgürlük, ahlak, hak ve hukuk gibi evrensel değerler olabilir pekala. Tarih bu değerlerin olmadığı zaman ve mekanlarda insanlık adına hayırlı hiçbir şeyden bahsetmemektedir.

Anayasanın birlikte yaşamaya zemin olma işlevini yerine getirebilmesi için herkesin haddini ve hakkını bilmesi, sahip olduğu her hak ve özgürlüğün başkalarının da hakkı olduğunu kabullenmesi gerekir. Bizim, anayasa hazırlanma sürecinde taraflara önerimiz, bir kerelik de olsa herkesin kendi adına değil de diğerleri adına talep de bulunmayı başarması, karşısındakinin yerine kendini koyarak onun adına, o kendisiymiş gibi düşünmesidir. Türkler bugüne kadar hep Türkler adına konuştular, bu sefer kendilerini Kürtlerin yerine koyarak, kendileri için talep de bulunur gibi onlar adına talep de bulunsalar. Laikler Müslümanlar için, Sünniler Aleviler için, çoğunluk olanlar azınlık olanlar için bunu başarabilseler. İşte o zaman taşlar yerli yerine daha kolay oturacak, ne kırmızıçizgi kalacaktır ne hak gaspı ne de hak esirgemesi. İşte o zaman, hak ve özgürlük alanlarında geçmiş anayasalarda var olan ayrımcılıktan da eser kalmayacak ve herkes gönül rahatlığı içinde birlikte yaşamanın sağlam zeminine harç taşıyor olacaktır.

İnsanların aralarındaki sorunları çözerek birlikte yaşamayı başarması ile devletin gücünü sınırlayan ve denetlemeyi mümkün kılan bir anayasa yapmanın da önü açılacaktır. Bugüne kadar devlet halkın tümünü kuşatmak ve kucaklamak yerine ayırımcılık yaptı ve taraf tuttu, birilerinin devleti oldu. Devlet onlardan güç aldı, buna karşın kendinden olanları destekledi. Hem devlet hem de devleti arkasına alanlar sahip oldukları güçle şımardılar, efendilik davasına kalkıştılar. Birlikte yaşama zemininin yokluğu devleti yönetenlerin ve sırtını ona yaslayan sınıfın işine geldi. Türk-Kürt, sağ-sol, laik-Müslüman kamplaşmaları ile halk birbiri ile uğraşırken, bu grup hiç hesap vermeyecek gibi dilediğince saltanat sürdü. Hatta bunu anayasaya bile yazarak kendilerini sağlama aldılar.[15]

Devlet olmak mı, ilkeler ve değerler çerçevesinde birlikte yaşamak mı? Bugün anayasa ile ilgili hayati soru bu. Ve ne yazık ki bu soruya verilecek cevap genel de devlet olmak. Herkes devleti olsun istiyor. Topluma dinini, ideolojisini, anlayışını hakim kılarak insanları hizaya sokmak, tek tipleştirmek istiyor. Nefse de hoş geliyor aslında. Zira devlet güç demek, imkan demek, egemen olmak demek. Tabi devlet olan için. Ya diğerleri için…

Aslında kendi kendimize, topluma zarar veriyoruz böyle düşünerek. Herkesin devlet peşinde koşması halkın parçalanmasını, gücünü yitirmesini ve güç sahibi bir grubun bu zaaftan istifade ederek topluma egemen olmasını, kendini dayatmasını getiriyor. Bir diktatör yıllarca topluma kan kusturuyor mesela. Birileri önce darbe yapıyor sonra da alın size anayasa diyerek kendini dayatıyor. Oysa bir toplumda, asıl güç sahibi halktır. O gücünü bir şekilde ortaya koyduğunda (sandıkta, meydanlarda…) hiçbir diktatör, hiçbir zalim tutunamamaktadır karşısında. Bütün güçler zayıf kalmaktadır onun gücünün yanında.

Çözüm herkesin devleti olmasında değil, halkın devlet olmasında (devletin, halkın devleti olmasında) ve halkın, bu devleti kafa kafaya vererek hazırlanacak anayasa ile sınırlamasında, onun üzerinde olması gereken denetleme mekanizmalarını oluşturmasındadır. Devlet hizmet makamıdır. Hizmet alan halktır. O belirler, seçer, görevlendirir, talep eder, yetkilerini, şeklini,  sınırlarını çizer, denetler, azleder ve bütün bunları anayasa ile kayıt altına alır. Anayasayı halk yaptığında, birlikte yaşamanın zemini olan değerler ve ilkeler anayasanın da dolayısı ile de devletin de ilke ve değerleri haline gelir. Anayasa ideolojisi olan değil, değerleri olan bir anayasaya dönüşür.

Yeni bir toplum ve hatta yeni bir dünyanın inşasında yeni anayasalar bir ihtiyaç. Ve bu anayasaların mutlaka yeni bir ruhla, anayasanın ruh ve mantığına uygun olarak hazırlanması gerekli. Hazırlamak da yetmiyor, anayasa konusunda insanların sahip olduğu iki yüzlülük de sona ermeli. Zira birçok anayasada yazan ile uygulanan örtüşmüyor. Anayasada yazılanlar, devletlerin insan haklarını ihlal etmelerini, özgürlükleri kısıtlamalarını, güçlünün kendini dayatmasını, hukuksuz işlere dalmalarını engellemeye yetmiyor. Emperyal niyetlerle başka halklara yapılan zulümlere de mani olmuyor.  Hazırlayanların/yapanların ahlaksızlığı anayasalara yansıyor.

Birilerinin hem kendi halkı için hem de dünya halkları için; ahlakı olan, uygulanan anayasalar yapmayı başarması gerek. Bu, neden hazırlanmakta olan yeni anayasa olmasın! Bunu bugün başaramasa bile, bu anayasa birilerinin başarmasının önünü açabilir, hedef haline gelmesini sağlayabilir en azından. Mevcut durum göz önüne alındığında bu bile bir başarı olacaktır. Şüphesiz ne anayasa sihirli bir değnek, ne de insan ve toplumlar sihirli yollarla birden bire değişebilen yapılar. Burada anayasaların geleceğe ışık tutan, yön veren, hedef gösteren rolüne dikkat çekmek istiyoruz sadece. Bir anayasa mevcut sorunları çözdüğü gibi, olması gerekenin iyileşmesi, gelişmesi konusunda yeniliklere, gelişmelere kapı açabilir.

Bu anayasanın merkezinde insan olmalı, şu veya bu insan değil sadece insan,

İnsan hak ve özgürlüklerini teminat altına almalı,

İnsanın ve devletin insana tahakkümünün önüne geçmeli,

Devletin sınırlanmasını ve denetlenmesini mümkün kılmalı,

İnsanın kendi olmasına ve kendini ifade etmesine imkan hazırlamalı,

Birlikte huzur ve barış içinde yaşamayı sağlayacak bir alt yapı oluşturmalı,

Ahlakı ve değerleri olmalı,

Gelişmeye açık olmalı ve toplumsal gelişmelerin önünü açmalı,

Sadece sorun çözmemeli, sorun üremesine de engel olmalı,

Ve bütün bunların zor ve baskı ile değil, insana yaraşan yollarla gerçekleşmesini sağlamalı.

Bunların gerçekleşmesi için herkesin çaba göstermesi, anayasadan önce kendini değiştirmeye talip olması gerek. Anayasa sihirli bir değnek değil. Hiçbir anayasa insanı ve toplumu değiştiremez, o, değişimi istemedikten sonra.

Ve özellikle sürece, ufuk sahibi, vicdan sahibi akil adamların katkı yapması kaçınılmaz. Mümtazer Türköne’nin dediği gibi, “Anayasa yapmayı mimarî bir çaba olarak tanımlamak mümkün. Bu işi sadece anayasa hukukçuları yaparsa (Biz buna siyasileri de ekleyelim. Siyasete hakim olan pragmatizm, olması gerekenin önündeki en büyük engeldir. M.Y) keyfe keder bir metin ortaya çıkar. Halk yaparsa içinde yaşayacağımız, yağmurdan, fırtınadan, depremden korunacağımız, soğuktan sıcaktan sakınacağımız ve yaşarken mutlu olacağımız bir yuva ortaya çıkar.[16] Ufuk sahiplerinin de katkı yapması ile ortaya çıkan bina, hem içindekilerin hem de dışarıdan bakanların imreneceği bir esere dönüşür.

Muhalefetin her an mızıkçılık yapma ihtimali olan bu süreçte halkın, STK’ların, akil adamların, aydınların, toplum öncülerinin bu işin peşinde olması önemli. Siyasi irade vazgeçse bile onlar bu sürecin arkasında durarak anayasanın değişmesini sağlayabilir ve yine aynı yolla beklenenden daha iyi bir sonucun ortaya çıkmasına etki edebilir.

Hiçbir sonucun sürpriz olmayacağı bir süreç başlamış bulunuyor. Onu da bekleyip hep beraber görecek ve yaşayacağız.

 

 

[1]  “…Hükümetin emniyetini ihlal ettikleri idare-i zabıtanın tahkikatı mevsukası üzerine sabit olanları memaliki mahrusai şahaneden ihraç ve teb’id etmek münhasıran zatı hazireti padişahın yedi iktidarındadır.” 113. Madde  http://dergi.iibf.gazi.edu.tr/dergi_v1/11/2/4.pdf

[2]  Kanun-i Esasi’nin yeni biçimi bazı tarihçilerce “1909 Anayasası” olarak da adlandırılmaktadır.

[3]  1924 Anayasasının Hazırlanışı ve Temel Özellikleri Yüksek Lisans Tezi, Mustafa Kemal ÇİÇEK

[4]  “Bu Anayasa yürürlükte iken yeni bir Anayasa yapılamaz. Ancak bu Anayasa üzerinde değişiklik yapılabilir. Yeni Anayasa yapılması için kurucu meclis kurulması gerekir.” Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu  http://www.ensonhaber.com/ogul-kanadoglu-bu-meclis-anayasa-yapamaz-2011-09-20.html

[5]  Serap Yazıcı; Yeni Bir Anayasa Hazırlığı ve Türkiye, sayfa 25 (Kenan Evrenin Anıları, cilt 3)

[6]  Hasan Cemal, 23 Eylül 2007, Milliyet Gazetesi

[7]  Aslında K. Evren’in, hak ve özgürlükleri sınırlandırmıyor dediği 1961 Anayasası da aynı gerekçe ile temel hak ve özgürlük alanlarını genişletmek yerine devletin yetkilerini genişletmek ve halkın seçtiğine karşı asker ve bürokrasiyi güçlendirmek için yapılmıştı.

[8]  Şükrü Karatepe, “Darbeler, Anayasalar ve Modernleşme”, shf 248

[9]  Toplumsal bir hareketin siyasal inanç, ilke ve amaçlarının açık ifadesi. TDK

[10] 1) Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
2) Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
3) Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.
Bayrağı şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Milli marşı “İstiklal Marşı”dır.
Başkenti Ankara’dır.
4) Anayasanın 1’inci maddesindeki devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2’nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3’üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

[11] 1921 ve 1924 Anayasalarında yer almayan “değiştirilmesi dahi teklif edilemez” ilk olarak 1961 yılında anayasaya girdi. 1961 anayasanın 9. maddesi “Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” hükmünü içeriyordu. 1982 Anayasası bu hükmün kapsamını daha da genişleterek, 4. maddede şu hükme yer verdi. “Anayasanın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” http://yenisafak.com.tr/Politika/?i=345512&t=14.10.2011

[12] http://www.haber3.com/kilicdaroglu-ilk-uc-madde-on-sart-1040757h.htm#ixzz1c494oI9b

[13] Korkut Kanadoğlu

[14] “Madde 5 – Sistemin Yurttaşlığı: Özgür Yurttaşlık: Kürdistan’da doğup yaşayan veya KCK sistemine bağlı olan herkes yurttaştır… Bu Sözleşmede belirlenen hak ve özgürlüklere sahiptir ve bu Sözleşmenin belirlediği yükümlülükleri yerine getirir.
Madde 11 – Reberiya Koma Civakên Kurdistan: Koma Civakên Kurdistan (Kürdistan Toplumlar Topluluğu- Kürdistan Demokratik Toplum Konfederalizmi) kurucusu ve Önderi, Abdullah Öcalan’dır. Ekolojiye ve cinsiyet özgürlüğüne dayalı demokrasinin felsefik, teorik ve stratejik kuramcısıdır. Her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumudur. Kürdistan halkının özgür ve demokratik yaşamına ilişkin temel politikaları gözetir ve temel konulardaki en son karar merciidir. Kongra-Gel Genel Kurul kararlarının demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü devrim çizgisine uygunluğunu gözetir. Yürütme Konseyi Başkanını görevlendirir. Temel konulara ilişkin Yürütme Konseyi kararlarını onaylar.” http://www.ankarastrateji.org/_files/11102011152912-YLB6Z.pdf

[15] “12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık Divanı oluşturuluncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Milli Güvenlik Konseyi’nin, bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunla görev ifa eden Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezai, mali ve hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.” 1982 Anayasası geçici 15. madde.

[16] http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1193845

Check Also

İslam (Müslümanlar) Günümüz Dünyasına Nasıl Müdahale Edecek? / Nuri YILMAZ

“İslam nasıl müdahale edecek” şeklinde bir başlıkla başlamak zorunda kaldık. Oysa İslam cismani varlığı olan ...

Bilginin İslamileştirilmesi / İsmail Raci Faruki

Aynı İsimli Kitaptan İslamiYorum tarafından Özetlenmiştir Toplumun ıslahı, zulüm odakları tarafından yaratılan fesadın bertaraf edilmesi ...

Düşüncenin Okullaştırılması ve 21. Yüzyılda Müslümanların Geleceği / M. Kürşat Atalar

Almanya – Essen Konferansı / 17.08.2008 Öncelikle “düşüncenin okullaşması” derken, kastımızı vuzuha kavuşturmamız gerekir. Burada ...