Yargı Ne İçin Var? / Metin YILMAZ

Print Friendly, PDF & Email

Adaletin insanın mutluluk ve huzuru için tatmin edilmesi gereken duyguların başında gelmesi, mülke (egemenliğe, yönetime) temel olması, toplumsal huzur, barış ve güvenin ancak onun tesisi ile gerçekleşmesi adalete aracı olan kişi ve kurumların önemine işaret eder. Bu ister kadı, hakim, savcı unvanı taşıyan kişiler olsun; isterse de mahkeme, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay gibi bir takım kurumsal yapılar olsun fark etmez.

Modern dünyada bu kurumlar ve kişiler yargı[1] başlığı altında toplanmaktadır.

Toplumlara egemen olan/olmak isteyen hiçbir güç sahibi adalet kavramına kayıtsız kalamamıştır. Bu konudaki samimiyetini önünde adalet tabelası olan kurumlar oluşturmakla, saraylar inşa etmekle ve kurumların başındakilere de mevki ve güç vermekle ispatlamaya çalışmıştır. Adeta adalete verilen değer kurumun ihtişamı ile, başındakilere gösterilen iltifatla ve onlara sunulan imkanlarla özdeşleşmiştir.

Ancak tarih, adalete aracı olmak için oluşturulan kurumların adaletten çok zulüm ürettiğine tanıktır. Bunun sebebi, adalet konusunda ne yönetim sahiplerinin ne de adalete aracı olmakla görevlendirilenlerin samimi olmamaları, menfaatlerini adaletin önüne koymalarıdır. Adalet onlar için amaç değil araçtır, menfaatleri gizlemek, zulümlerini meşrulaştırmak için kullandıkları bir maskedir. Tesis edilen kurumlarda görüntüden ibarettir. Güç sahipleri bu kurumları kendi menfaatleri için yeri gelmiş bir maşa, yeri gelmiş bir sopa, yeri gelmiş bir maske olarak kullanmıştır. Bu kurumlar da/kurumların başındakiler de kendilerine belirlenen (maske, maşa, sopa) misyonu yerine getirerek iktidar pastasından pay kapma gayreti içinde olmuşlardır. Ne adaleti, ne hak ve hukuku pek de umursamamış, adalet için değil de kral için, sistem için, devlet için varmışçasına davranmışlardır. “Kralı korumak” amaç haline gelince de muhaliflere karşı acımasız, buna karşın yandaşlara karşı da üç maymunu oynamak (görmemek, duymamak, bir şey söylememek) doğal bir sonuç olagelmiştir.

Adalet için var olacaksın ama adalete değil de güce hizmet edeceksin… Bu durumda hak güçlünün olurken, güçlü de hep haklı olacaktır. Adalet de menfaat gerçekleştirme, koruma ve keyfiliği[2] meşrulaştırma amacına hizmet edecektir. Eğer güç sahiplerinin işine geliyorsa adaletten bahsedilecek; güç sahibinin işine gelen, adalet olarak adlandırılacaktır. Gerçekleşenden kimin ne zarar gördüğünün, kimin hangi hakkının elinden alındığının bir anlamı ve önemi kalmayacaktır. Birileri keyfi davranacak, adalete aracı olanlar da bu duruma seyirci kalmakla yetinmeyecek, meşrulaşmasına da hizmet edecektir.

Çoğu kere adalet kitabında yazanların/uygulanan yasaların zulmün (çifte standardın, ayrımcılığın) belgesi niteliği taşıdığı ve zulümden başka bir sonuç ortaya çıkarmadığı bir gerçektir. (“Yasa eşittir adalet” değildir.) Yazanın doğru olduğu durumlarda bile eğer uygulayıcılar zaaf sahibi ise sonuç aynı yere çıkar, adalete aracı olması gerekenler zulme hizmet eder. Hatta zulüm onların eli ile gerçekleşir. Hem de adalet adına.

Eğer bir toplumda yargı mekanizmaları sağlıklı bir şekilde işleyişini sürdürüyorsa orada işler yolunda demektir. İnsanlar bir haksızlığa uğrasalar bile telafi edileceğini bilirler. Yargı güven vermektedir. Adaletin tecelli edeceğine dair inanç vardır. Böyle bir durumda suçlar, adalet sağlayıcılar zalime dur dediği, haksızlığın önüne geçtiği ve kimden kaynaklanırsa kaynaklansın hak ettiği cezayı aldığı için, yaygınlaşmak yerine azalacaktır.

Ama bir toplumda da yargı üzerine düşeni yerine getirmiyorsa tartışılmaya başlar ve yargının tartışılması hem başlı başına büyük bir sorundur, hem de büyük sorunların ortaya çıkacağının göstergesidir. Yargının aldığı her haksız karar bir zulümdür. Zulüm ise toplumların kurdudur. Bu kurt toplumdaki huzur ve mutlulukla beslenir, onu yer bitirir. Alınan haksız kararların neticesi bireylerde ve toplumda yaralar açılmasıdır. Yaraların iyileşmesi için gereken adalet bir türlü gerçekleşmeyince de yaralar kangrene dönüşmekte gecikmez. Adaletin kestiği parmak acımazken, uğranan haksızlık küçük bile olsa acısı yıllarca çıkmaz. Üstelik yaptığının yanına kar kalacağını düşünen kişi ve kurumlar daha da pervasızlaşır, istediklerini elde etmek için meşru olmayan yollara başvurmayı gelenek haline getirirler. Buna karşı hakkı yenen zayıflar, haksızlık karşısında her geçen gün daha da pasifleşir, duyarsızlaşır; ta ki canına tak edene kadar. Toplum zamanla gücü yetenin haklı olduğu bir şekle bürünür. Sonuç adaletin yerini zulmün, hakkın yerini gücün, hukukun yerini keyfiliğin almasıdır ki böyle bir toplum, toplumdan çok zayıfın hiçbir hakkının olmadığı, küçüğün büyüğe yem olduğu bir ormana benzer.

Oysa insan, haksızlığa tahammül edemeyen bir tabiata sahiptir. Hakkı yendiğinde, haksızca elindekiler alındığında ve hak etmediği bir muamele ile karşılaştığında huzursuz ve rahatsız olur. Telafi edilmeyen ve devam eden zulüm, en azından bir grup insanda rahatsızlıkların tepkiye ve en nihayetinde sistem karşıtı mücadelelere dönüşmesine sebep olur. Zulüm üreten sistem ve yönetimler, kendi elleri ile büyüttükleri tepkiler karşısında bir gün acze düşmeye ve tarih olmaya mahkumdur.

* * *

Kralın/iktidar sahibinin tek güç ve son söz söyleyen olduğu toplumlardan arda kalan tecrübe ile modern dünya, hukuk devleti[3] kavramı çerçevesinde yeni bir dönem başlatır. Amaç güçlünün zayıfa, devletin tebaası olan birey ve kurumlara karşı keyfiliğinin önüne geçmektir. Önce kralın tekelinde olan yasama, yürütme ve yargı erkleri birbirinden ayrılır. Yargının zaten hukuka uygun davranacağı düşünülerek, yasama ve yürütme aldıkları kararlar ve yaptıkları ile hukuka uygunlukları yönünden denetime tabi tutulur. Bu denetimi yapma görevi de yargıya verilir.

“Güçler ayrılığı prensibi” ile yargının eli güçlendirilmeye, tarafsız ve bağımsız olması temin edilmeye çalışılır. Devletin bir parçası olmasına rağmen ondan beklenen, devlete değil adalete taraf olmasıdır. Yargı, adalet için vardır ve tek sorumluluğu adalete karşıdır. Adaletin gerçekleşmesini sağlayan hukuk/yasalar onu bağlayan tek şeydir. Hukuki olmak ve hukuku üstün tutmak onun en temel özelliğidir. Kimseden yana veya kimseye karşı değildir. Devletin bir organı olmasına rağmen devlete bile taraf olamaz, gerekçesi ne olursa olsun (devletin çıkarı, bekası gibi gerekçelerle) hak ve hukukun dışına çıkamaz, adaletsizliğe razı olamaz.

Yargı bir nevi hakemdir. Taraflar arası sorunları hak ve hukuk çerçevesinde çözüme kavuşturmak onun görevidir. Hem vatandaşlar arasında hem de devlet ile vatandaşlar arasında ortaya çıkan anlaşmazlıkları adaleti gözeterek çözüme kavuşturmak, kimden gelirse gelsin hak ve hukuk ihlallerine karşı hak ve hukuku korumak için vardır. Onun varlığı hak ve hukukun teminatıdır. Özellikle güçlünün zayıfa karşı, devletin/devlet kurumlarının vatandaşa karşı yapabileceği hukuk ihlallerine karşı vatandaşın hamiliğini üstlenmeleri beklenir. Eğer bunu yapmaz ise kendi tabiatına aykırı davranmakla kalmaz, asıl o zaman devlete ve topluma zararların en büyüğünü vermiş olur.

Bu yüzden sorunlu bir yargıya kimse razı olamaz. Yargıdaki sorunlara karşı “bunlar beni ilgilendirmez” diyemez.

Türk Yargısının Durumu

Cemalettin Bayan, oğlu Sadun’u 1988 yılında kaybeder. Olay şöyle gerçekleşir:

Gece yarısı Derebaşı ile Kösrak köyü arasındaki bir yerden silah sesleri duyarlar. Sabah beş kişi köyde yetiştirdikleri sebze meyveyi Silopi’ye götürüp satmak için yola koyulurlar. Köyün yaklaşık 300 metre ilerisinde, 80-100 kişilik bir asker grubu önlerine çıkar ve durdururlar. Yola yakın bir yerde de iki çoban koyun otlatmaktadır. O iki köylüyü alıp komutanın yanına getirirler. “Bana ‘sen köye dön, bunlar bize gece çatışmanın olduğu yeri gösterecek’ dediler. Bu yedi kişinin hepsinin yaşı da 30’un altındaydı. Ben köye döndüm mecbur. Onlar çocukları alıp gitti… Akşama kadar bekledik. Gelen giden yok. Bütün gece bekledik. Sabah İlçe Jandarmaya gidip, çocukları sormaya karar verdik. Neredeyse bütün köy toplanıp, Silopi’ye gittik. Bazı köylüler, gece helikopterden taburun ortasına birilerinin atıldığını gördüklerini söylediler.” Cemalettin ve diğer çocukların aileleri Silopi Tabur Komutanlığı’na giderler. Önce, çocukların cenazelerinin orada olduğunu kabul etmezler. Onlar ısrar eder, “cenazelerimizi verene kadar buradan gitmeyiz” derler. Gerilim yükselir, tartışma büyür, olaylar çıkar. Kaymakamlık binası taşlanır… Sonunda komutan, “savcıyı getirin, cenazeleri öyle veririm” der. Gidip savcıyı getirirler. Savcı eşliğinde tabura girerler. Taburun eğitim alanında, etrafı toprakla çevrili bir çukura yan yana dizmişlerdi. “Oğlumu teşhis ettim. Sadun’u sırtından çizgi halinde taramışlardı. Helikopterden atılınca ikiye bölünmüştü. Ağladık, bağırıp, çağırdık. Bir komutan yanımıza gelip bizi azarladı, ‘susun’ dedi. Hepsini alıp, … yan yana, tek sıra halinde gömdük.” Olaydan iki üç gün sonra Avukat Orhan Doğan ve o dönem ANAP milletvekili olan Nurettin Yılmaz taziyeye gelirler, bilgi alırlar. Cemalettin Bayan hepsine oğlunu askerlerin öldürdüğünü anlatır. Onlar gittikten sonra Cemalettin Bayan’ı, İlçe Emniyet Müdürlüğü’nden çağırırlar. Yasa dışı gösteri organize etmekten ifadesini alırlar ve sorarlar: “Oğlunu kim öldürdü?” Cemalettin söyler: “Oğlumu askerler öldürdü.” Oysa “resmi” açıklama yedi gencin PKK ile çıkan çatışmada öldürüldüğüdür. Akşam bırakırlar. Köye döndüğünde muhtar olan kardeşi Abdülkerim’den, köyün boşaltılması için emir geldiğini, eğer boşaltmazlarsa kimseyi canlı bırakmayacaklarını söylediklerini öğrenir. Köyü boşaltıp, Silopi’ye taşınırlar. Hayvanlarını yarı fiyatına satıp, kiraya çıkarlar…

Cemalettin Bayan’ın yaşadıkları bununla kalmaz. Bir gece damda yatarken, komşunun evine polisler gelir. Komşudan kendisini sorduklarını duyunca, onlara bir zarar gelmesin diye kafasını kaldırır ve “Cemalettin benim” der. Bölge halkının yakından tanıdığı Polis Yusuf’u görünce başına gelecekleri anlar. Götürüp nezarete atarlar. Gerisi, daha önce başına gelenlerin aynısıdır. Bir kaç kez daha nezarete alınır, dövülür, hakarete uğrar. Ama o inatla oğlunu askerlerin öldürdüğünü her yerde tekrarlar.

Cemalettin Bayan, bölge için, özellikle de o dönem için oldukça cesur bir örnek. Hiç vazgeçmeden adaletin gerçekleşeceği günü beklemiş. O nedenle de öyküsünü bitirirken söylediği son söz “ölümüne davacıyım” oldu.”[4]

Bu olay cumhuriyet tarihi boyunca bu topraklarda yaşananlardan sadece bir tanesi. Daha niceleri de yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Nice canlar haksız yere öldürülür, hapsedilir, sürgün edilir. Nice ocaklar söndürülür, nice çocuklar anasız babasız bırakılır. İnsanlar etnik kimliklerinden, siyasi ve fikri farklılıklarından dolayı cezalandırılır. Farklı inanmak bile suç addedilir, şeriat istediği için ya da sosyalist olduğu için nicelerinin hayatı karartılır. Birçokları şapka giymediği için, başını örttüğü için, Kürtçe konuştuğu için, eleştirme hakkını kullandığı için temel haklardan mahrumiyetten, ibreti alem olsun diye ağır cezalandırmalara kadar birçok kötü muameleyle karşı karşıya kalır.

Öte yandan toplumun kaynakları belli ellerce gasp edilir, devlet eli ile birileri haksızca zenginleşir, “devletin malı deniz yemeyen domuz” bir ahlak haline gelir. Devlet eli ile birileri palazlandırılırken, birilerine işkence, el koyma ve hatta öldürme yetkisi verilirken doğal olarak birilerinin hakkı elinden alınır, mağdur edilir, eziyet ve işkencelere maruz bırakılır. Toplum, faili meçhul, köy boşaltma, rüşvetler, haraç, fuhuş, gasp, dolandırıcılık, hırsızlık, vb. ne kadar gayri ahlakilik varsa hepsinin yaygınlaştığı, gücü yetenin sözünün geçtiği bir topluma, suçlar da bireysel olmaktan çıkıp organizasyonlara dönüşür.

Bu tablo haksızlık karşısında durmayanların, hakkını hak edene vermeyenlerin eseridir. Ve yargı da maalesef bunların en başında gelmektedir.[5]

Suç caydırıcı bir karşılık bulmazsa şımaran, azgınlaşan bir tabiata sahiptir. Keyfilik sınır tanımaz ve gittikçe artan bir özellik gösterir. Bir kere başlamaya görsün, önü alınamazsa gelişir gider ve zamanla önü alınamaz hale gelir. Keyfilik hukukun yerini alırken suç normalleşir. İşte yargıya tam da burada ihtiyaç vardır. Hukuk bireyler arası ve bireyle devlet arası ilişkileri hakkaniyet çerçevesinde kurallara bağlayarak tanzim eder. Yargı da bu kurallara uyulup uyulmadığını denetler ve kurallara uymayarak başkasının hak ve sınırlarına tecavüz edenlere engel olur.

Yargı adalet ilkesinden şaşmazsa ne devlet suç işleyebilir ne de devlet adına birileri. Ve devletin bile denetlendiği bir toplumda kimse hukukun dışına çıkmaya cesaret edemez. Denemeye kalkan da karşılığını görür.

Peki ya yargı, adalet değil de başka kaygılarla hareket ederse ve hukukun dışına çıkarsa ne olur?

İmamın abdest bozduğu yerde cemaat ne yapmaz ki?

İşte yukarıda örneğini alıntıladığımız ve adlarını sıraladığımız her şey fazlası ile gerçek olur.

***

Ne yazık ki, Türk yargısı adalet kavramını devletin bekası, ideolojisi, bütünlüğü gibi kavramlara kurban vermiştir.

Genç Cumhuriyet oluşumunda, toplumun talepleri ve beklentileri değil, bir grup seçkinin tercihi etkili olur. Yapılanlar halka rağmen “birazda onlar bilmez, biz biliriz” mantığı ile belirlenir. Gücünü halktan almadığı için de kendisini hep tehdit ve tehlike altında görür ve bu algıya göre yapılanır. Kanunlar bu algı ile yapılır, yargı sistemi de bu yapılanma mantığı ile oluşur. “Ya bendensin, benim gibi düşünür, benim gibi yaşarsın ya da düşmansın” mantığı ile seçkinlerin belirlediği gibi olmayan herkes düşman kabul edilir. Farklılıklar suç unsuru olarak değerlendirilip ortadan kaldırılmak istenir ve farklılıklarını korumak isteyenlere de potansiyel suçlu gibi davranılır. En doğal farklılıklar bile bundan nasiplenir. Etnik kimliğinden, dilinden, düşüncesinden ve inancından dolayı birçokları hakim karşısına çıkartılır ve ibretlik cezalara mahkum edilir.

Yargı, tehdit ve tehlike olarak algılananları sindirecek, ortadan kaldıracak ve hatta nefes almalarına bile müsaade etmeyecek şekilde konumlanır. Onun tek görevi vardır artık. Askerle beraber devleti koruma ve ne pahasına olursa olsun bekasını temin etme. Tehdit çoktur. Birileri sürekli devletin sonunu getirmenin peşindedir. İşte yargı bu temel saikle şekillenir. Bazı dönemlerde var olan mahkemeler de yeterli görülmez ve özel mahkemeler kurulur. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki “İstiklal Mahkemeleri” ve onların devamı olarak kurulan “Devlet Güvenlik Mahkemeleri” gibi. Bunlar görünürde kanunla kurulan yasal mahkemelerdir, fakat işleyişleri tam bir hukuk faciasıdır.

“İstiklal Mahkemeleri, kanunla kuruldukları için yasaldılar ancak yargılama usulleri açısından hukuk dışıydılar. Çünkü üyeleri, Meclis içinden seçiliyordu, ama savcı hariç üyeleri hukukçu değildi. Kapılarının üstünde ‘İstiklal Mahkemesi Mücadelesinde Yalnız Allahtan Korkar’ yazan bu mahkemeler verdikleri kararlardan sorumlu değildiler ancak cezaların gecikmeden infazından sivil ve asker bütün bürokratlar sorumluydu. Kararın verilmesi için delile gerek yoktu. Sanıkların avukat tutmaları çok nadir bir durumdu, zaten ne buna vakit vardı ne de bu görevi üstlenmeye cesaretli avukatlar. Kararlar hâkimlerin vicdani kanaatine göre verilirdi ve temyiz edilemezdi. Verilen cezalar (ve idamlar) derhal infaz edilirdi. Kararlar o kadar acele ile alınır ve yerine getirilirdi ki, yanlışlıkla başkasının yerine idam edilenler bile olurdu…”

Mesela biri bakanlık yapmış olan iki İttihatçı sanık on beş yıla mahkûm oluyor. “Biz memleketin içine sanık ve mahkûm olarak çıkamayız. Mahkûmiyet kararına itiraz edelim” diyorlar. İtiraz üzerine yargılama yenileniyor ve bunlar bu kez idama mahkûm edilip asılıyorlar.

İstiklal Mahkemelerinin, İskilipli Atıf Hoca örneğinde olduğu gibi “zulüm” denebilecek icraatları var. Hoca, “Frenk Taklitçiliği ve Şapka” isimli bir kitap yazıyor ve bir sene sonra şapka devrimi yapılıyor. Adamı bir sene önceki kitabından ötürü asıyorlar.

Mesela… Bir adamın iki çocuğu asker kaçaklığından yargılanıyor. İstiklal Mahkemesi, adama, “Oğullarından birini idam edeceğiz, birini de askere göndereceğiz. Hangisini asalım, seç” diyor.[6]

İstiklal Mahkemeleri, tüm tek partili dönem boyunca, rejim muhaliflerinin korkulu rüyası olmaya devam etti. 1960’ta da onların yerini Devlet Güvenlik Mahkemeleri aldı.

Özel amaçlı bu mahkemelerin dışında kalanlarda da durum pek farklı sayılmazdı. Konu devlet ve devletin kutsalları olunca hukuk ve adaletin rafa kalkması olağan bir haldi.

“1960’ın 27 Mayıs askeri darbesi ertesindeki Yassıada duruşmalarında Hâkim Salim Başol bir keresinde, davranışlarını eleştiren ve hukuka saygı gösterilmesini isteyen bir sanığa şu cevabı vermişti: ‘Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor.’ Neticede Başol’un kararlarını kabul veya reddedecek üst merci Milli Birlik Komitesi’ydi. Yargıcın sivil olması sadece göstermelik bir olguydu.” Mehmet Barlas – Sabah

Yargılanan dönemin başbakanıdır ve olay bir basın ordusunun önünde gerçekleşmektedir. Bu şartlarda bile bu kadar keyfi davranabilen yargı, kim bilir daha rahat ortamlarda nasıl pervasızca/hukuksuzca davranmıştır?

Tek parti dönemi iktidarla yargının uyum içerisinde olduğu, el ele halktan gelen itirazlara rağmen baskı ile devrimleri gerçekleştirdikleri yıllardır. Bu süreçte yargı, devrimlerin önünü açar, itirazları bitirir, tepkileri sindirir ve devrimlerin gerçekleşme sürecinde yapılan kanunsuzlukları meşrulaştırır. Hak arama girişimleri hep yargı tarafından boşa çıkarılır ve muhalefet potansiyeli görülenler bile saf dışı edilir. Öte yandan devlet adına işlenen suçlar hiçbir zaman suç olarak görülmez, suçun aşikar olduğu durumlarda bile üstü örtülür, aklanmaları sağlanır.

“Hulusi Turgut’un aktardığına göre, Alparslan Türkeş, 27 Mayıs’ı takip eden günleri şöyle hatırlıyor: ‘Sıddık Sami Onar, Hüseyin Nail Kubalı, Vasfi Raşit Seviğ ve daha pek çok profesör vardı. Bizi tebrik edip, Memleketi kurtardınız, Türk milletinin direnme hakkını kullandınız dediler. Sonra onu bir bildiri haline getirdiler. Yaptığınız harekat meşrudur, suç işlemiş değilsiniz, şeklinde bize teminat verdiler. Bunlar, hoşumuza gitti tabii…’ Türkeş’in isimlerini andıkları hukuk profesörleriydi ve 27 Mayıs’a verdikleri meşruiyet fetvasını takiben darbecilerden ilk talepleri, çoğu kendileri gibi hukukçu olan, 147 profesörün üniversiteyle ilişkilerini kestirmek oldu. İstanbul Barosu da, 27 Mayıs sonrasında, üyelerine, Yassıada’da görülen mahkemelerde ‘düşükleri[7]’ savunma yasağı getirdi.”

Yargı ile yürütme ve yasama arasındaki ilişki çok partili döneme geçişle beraber değişiklikler göstermeye başladı. Yargı askerle beraber kendini devletin gerçek hamisi olarak kabul ederken seçilenlere hep kuşku ile yaklaştı. “Ya halkın seçtikleri halka kulak vermeye kalkarsa?” İşte bu en olmayacak şeydi. Bunun olmaması için tek parti döneminde halkın üzerinde Demokles’in kılıcı gibi duran yargı çok partili dönemde yasama ve yürütmenin de başı üzerinde sallandı durdu. Yasama ve yürütmenin üzerinde bir konum elde etti. Onların yaptığı düzenleme ve reformları engelledi. TBMM tarafından yapılan kanunları ve kanun değişikliklerini iptal etti, yürütmeyi durdurdu, parti kapattı, iktidar değiştirdi ve hatta başbakan ve bakanların idam fermanına imza attı. Askerin seçilmişlere dönük darbe girişimlerine destek verdi.

Mesela 1961 Anayasası’yla oluşturulan Anayasa Mahkemesi… Pek çok gelişmiş ülkede bu tür üst mahkemeler bireyi devletten korumayı ana hedef sayarken, Türkiye’de Anayasa Mahkemesi “devleti kendi insanlarından korumak için” etkili bir araca çevrilmiştir. Çünkü bu anayasayı yapanlar büyük bir yanılgı ile milletin çoğunluğunu rejime düşman varsaymışlardır. Böylece Anayasa Mahkemesi siyasi partileri kapatan, yürütmenin en kritik kararlarını inanılmaz bir genişlikte yorumlayıp iptal eden bir tür “el freni”ne dönüştürülmüştür.

Yasama ve yürütme yargı tarafından denetime tabi tutulurken, hesaba çekilirken ve hatta yapmak istedikleri engellenirken, yargı hiçbir denetime tabi değildir. Ne yaptıklarından sorumludur ne de verdiği kararlardan. Karışanı görüşeni de yoktur. Ve o ne yaparsa yapsın baş tacı olmaya devam eder. Adaletin kestiği parmak acır mıydı hiç? Böylece yargıya kutsiyet kazandırıldı. Sırtını askere dayayan yargı bütünüyle kendi içinde otonom olarak kaldı ve hiçbir şekilde bir kontrol ve dengeler sistemine tabi olmadı. Güçler ayrılığı ilkesi ve güçler dengesi yargının lehine işledi. Asker yargıyı kolladı, yargı da askeri. Bunun neticesi ise her darbeden yargının daha da güçlenerek çıkması oldu.

Asker ile beraber sistemin bekçiliğini üstlenen yargı, kendi içinde bir de kast sistemi oluşturdu. Yüksek yargı, savcı, yargıç ve hakimleri kontrol altında tutacak şekilde yapılandı. Öyle ki, yargı bağımsızlığı, yüksek yargının bekçilik görevine halel getirmeyecek şekilde düzenlendi. Hiçbir hakimin vicdanının sesini dinlemesine, hukukun bayrağını yükseltmesine razı olunmadı. Aykırı bir ses çıktığında hemen kınama, sürgün, görevden azletme vb. cezai müeyyideler devreye sokuldu.

Eski DGM Savcısı Mete Göktürk ne demişti: “HSYK’nin aldığı kararlar denetime tabi değil. Yani yargıçlar, bakandan değil, kuruldan korkarlar. ‘Yaptım oldu’ dediği zaman yapacağınız bir şey yoktur.” Korkunun bir aracını ise Prof. Serap Yazıcı şöyle anlatıyor: “HSYK kararları şeffaf değil. Kararlar yayınlanmadığı için, ne kamuoyu bu kararların mahiyetini biliyor, ne de hakim ve savcılar kendi meslektaşlarıyla ilgili evvelce alınmış kararların mahiyetini biliyorlar. Böylece hakim ve savcılar, gelecekte kendilerini ne tür kararların, ne tür tehditlerin beklediğini de bilmeyerek çalışmış oluyor.”[8]

Yasama ve yürütme yargıya bağlı, yargı da yüksek yargıya. Onların da sahip olduğu güç ve yaptıkları düşünüldüğünde var olana tam anlamı ile hakimler cumhuriyeti/diktatörlüğü demek daha doğru. Seçen ve seçilenin hiçbir kıymeti harbiyesi yok.

* * *

Bugün

Tanımlamaya çalıştığımız Türk yargı sistemi dünden farklı olarak bugün yüksek sesle tartışılıyor. Yapısı tartışılıyor, tarafsızlığı ve bağımsızlığı tartışılıyor, siyasal tutumu tartışılıyor, kararları ve karar alış süreçleri tartışılıyor. Özellikle yüksek yargı organları ve bu organların başında olan hukukçular tartışmaların odağında yer alıyor. Anayasa Mahkemesi[9], Danıştay[10], Yargıtay[11], HSYK[12], barolar söyledikleri ve yaptıkları ile uzunca bir süredir gündemin başköşesini işgal ediyor.

Yürütme/hükümet reform amaçlı bir dizi düzenleme yaptı. Devlet içinde çöreklenen ve illegal işlere karışan çetelere karşı savaş açtı. Askeri ve bürokratik vesayetin egemenliğini kırmaya ve demokrasiyi işletmeye çalıştı. Ancak yargı, geleneksel çizgisini değiştirmedi, dün olduğu gibi bugün de seçilene/AKP’ye güvenmedi. Kendisini devletin asıl sahibi olarak gördüğü için yapılanlara engel olmaya çalıştı. Ve devlet kendisi olduğu için de başkalarının son söz söylemesine razı olamadı. Ne kendini değiştirdi ne de idari değişikliklere izin verdi. Yargıda yapılmak istenen değişiklikleri ise son kalenin düşmesi mantığı ile tuttu, yapılmaya çalışılan anayasa değişikliğini “yargıyı kuşatma” hatta “yargıyı ele geçirme” olarak yorumladı.

Anayasa Mahkemesi, “ana muhalefet mahkemesi” olarak adlandırılıyor iktidar partisince. Yapılan son anayasa değişikliğini onaylamadığı takdirde yok sayılması gerektiği iddia ediliyor, hem de röportörü tarafından.[13]

HSYK siyasal kamplaşmalarda taraf davranışlar sergiliyor, muhalefet partisi gibi davranıyor ve bu yüzden başbakan tarafından cübbeleri çıkarıp sandığa gelmeye davet ediliyor. Bazı davalarda taraf olup sürecin sağlıklı olarak işlemesine engel olmaya çalışıyor. Balyoz, Kafes, Ergenekon vs. gibi davalarda bu müdahaleler açıkça görülüyor.[14]

Bütün bu mahkemeler yetkilerini aşmakla suçlanıyor. Anayasa Mahkemesi yasaları şeklen incelemesi gerektiği halde esastan incelemesiyle, Danıştay daha önce benim yetki alanıma girmez dediği bir konuda (YÖK’ün belirlediği katsayı problemi gibi) daha sonra yetkili davranması ile, hukukun kendileri için belirlediği sınırların dışına çıkmaktan imtina etmiyor. Hukuka en uyması gereken kurumlar ve kişiler oldukları halde.

Yüksek yargının bir blok şeklinde hükümetin karşısında durduğu ve demokratik sistemin işleyişini engellemek pahasına yapılanları engellemeye çalıştığı gözlemleniyor. Anayasa Mahkemesi yasama organını, Danıştay yürütme organını, HSYK da yargıyı kilitlemek için el ele veriyor. Anayasa Mahkemesi, Meclis’in krizi yasa değişikliği ile aşma imkanını kilitlerken; Danıştay, üstüne vazife olan olmayan her şeye burnunu sokarak Yürütme’nin elini kolunu bağlıyor, Yargıtay da son darbeyi vurmak, partiyi kapatmak üzere devreye giriyor.

Ne yazık ki, adalet için var olan kurumların içinde bulunduğu durum bundan ibaret. Onlar adaletle, hak ve hukukla ilgili üstlendikleri bir misyon yokmuş gibi davranıyorlar. Önlerine koydukları amaç ise onlardan adalet beklentisini boşa çıkarmaya yetiyor. Onlar AKP’nin öncülüğünde yaşanan değişimlerin önünü kesmeye ve bunun için gerekirse AK Parti’yi ülkeyi yönetemez hale getirmeye ve her ne şekilde olursa olsun onu devirmeye odaklanmış durumdalar. Ve bu işi asker yapmaz ise kendileri yapmaya talipler.[15]

Yargıdaki çarpıklıklar siyasi taraf gibi davranmakla bitmiyor. Alınan kararlar tutarlılıktan uzak, çelişkiler içeriyor. Çifte standardın önüne geçilemiyor. Yargı mensuplarının suç örgütleri ile ilişki içinde oldukları ortaya çıkıyor, eski bir adalet bakanı bile bu garip ve gayri meşru ilişkilerin içerisinde yer alabiliyor.

Yargı camiası cadı kazanı gibi, savcılar ve hakimler birbirlerine güvenmiyor, birbirlerini yandaş olmakla suçluyor. Özellikle bazı davalar bazı mahkemelere alınmaya çalışılıyor, Savcı savcının peşine düşüyor, bir hakimin tutuklama kararını başka bir hakim bozuyor, sonrasında karar tekrar tutuklamaya dönüyor. HSYK bazı savcıları korurken (Erzincan savcısı gibi), bazılarına (Şemdinli Savcısı gibi) meslekten bile ihraç edecek kadar karşı çıkıyor.

Son dönemde yaşanan olaylar yukarıda yaptığımız tespiti/tespitleri doğruluyor. Türkiye bir hukuk devleti değil, bir yargıçlar devleti. Her konuda son sözün yargıya bırakılması beklenmekte. Kanunlar yargıçların yorumları ile şekillenmekte ve bu kanunlarla/yorumlarla ülke yönetilsin istenmekte. Yargı kendisini değiştirmek istemiyor, sistemin değişmesini istemiyor ve her türlü değişikliğe engel olmaya çalışıyor. Yapılan küçük değişiklikleri bile rejim sorunu olarak tutuyor.[16] Ve sürekli devletin/rejimin tehlikede olduğu mesajları veriyor.

Vicdanlar rahatsız. Adalete aracı olması gerekenler hukuksuzlukta başı çekiyor. Yargının bir şekilde karşısına çıkanların sadece parmakları değil gönülleri acıyor. Yeni yaralar açılıyor nefislerde. Ve ortaya devam ettirilemez bir durum çıkıyor.

Yargı değişmeli?

Adaletin gerçekleşmesi için değişmeli,

Devlet başta olmak üzere her türlü hukuksuzluğun bitmesi için değişmeli,

Toplumsal huzur ve barışın gerçekleşmesi için değişmeli.

Herkes gibi AKP de bunun farkında. Anayasada yaptığı kısmi değişikliklere yüksek yargı ile ilgili bazı değişiklikleri de ekleyerek bu değişimi başlatmak istiyor. Anayasa Mahkemesi ve HSYK üyelerinin sayısı ve seçimine ilişkin değişiklikler yapılıyor, ayrıca Yüksek Askeri Şura’nın terfi işlemleri ile kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma hariç, her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açılıyor.

İlk bakışta değişikliklerin niteliksel değil niceliksel olduğu hemen göze çarpıyor. Oysa yargının sorunu yapısal, niteliksel, öze ilişkin. Ve bu sorunları şekilsel değişikliklerle çözmek mümkün değil. Yargı kendini yeniden tanımlamalı; adaletle ilişkisini, devletle, rejimle ilişkisini ve halkla ilişkisini yeniden düzenlemeli.

Yargı aslına dönmelidir. Adalet için var olmalı, adaleti gerçekleştirmeli ve hukuku üstün tutmada herkese örnek olmalı. Yasalar karşısında her kesin eşit olmasını sağlamalı. Milletinden, etnik kimliğinden, inanç ve mezhebinden, siyasi ve ideolojik tercihlerinden, mal ve makamından dolayı kimseye ayrıcalık tanımamalı.

Ve ayrıca kendisi de bağımsız ve tarafsız olmalı. Devletten bağımsız olmalı, dünya görüşünden, ideolojiden, siyasetten ve dinden bağımsız olmalı. Kararlarını belirleyen yegane şey hak ve hukuk olmalı.

Bunlar şu an için uzak, ama gerçekleşmesi gereken değişiklikler. Bu da bir süreç istiyor.

İşte anayasada yapılan kısmi değişiklikler bu açıdan önemli, stratejik bir anlam taşıyor. Değişim sürecinin devamı için bu değişikliklerin başarılması gerekiyor.

Yaşananlardan sonra anlaşılmış olmalıdır ki, Anayasa Mahkemesi’ni değiştirmeden anayasayı değiştirmek ve daha ileri bir anayasa yapmak mümkün değildir. HSYK’nın yapısını değiştirmeden yargı sürecini sağlıklı bir şekilde işletmek ve devlet içine çöreklenen çeteleri temizlemek mümkün olmayacaktır.

Referanduma sunulan kısmi değişiklikleri ancak bir engelin kaldırılması olarak okumak gerekir.

Yoksa arzu edilen bir yargı için değişmesi gereken daha çok şey var. Bu topraklar, kitap sayfalarından ve tabelalardan başta mahkemeler olmak üzere, hayata inecek adalete o kadar aç ki.

 

– BİTTİ –

 

[1]  Yargı: Yürütmeyi denetleyen ve vatandaşların yasal haklarını kanun önünde koruması için çalışan erktir. Hukuksal olarak; yasalara göre mahkemece bir olay veya olgunun doğuşuna etken olan sebeplerin de göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi sonucu verilen karardır. Diğer bir ifadeyle; kavrama, karşılaştırma, değerlendirme vb. yollara başvurularak kişi, durum veya nesnelerin eleştirici bir biçimde değerlendirilmesi. Yani hükümdür.

[2]  Keyfîlik: Kimsenin haddini, hukukunu bilmediği, ağzından çıkanı kulağının duymadığı serkeşlerin bayram yaptığı ortamın adıdır. Hukukla keyfîlik bir arada yaşamaz, biri gelirse öbürü veda etmek zorunda kalır…” Rasim Özdenören

[3]  “Hukuk devleti, devletin üç temel organının ve kamu otoritesini kullanan tüm idari makamların, hukukun sınırları içinde hareket etmekle yükümlü olduğu bir sistemi ifade etmektedir. Devlet otoritesini hukukun üstünlüğüyle sınırlayan bu ilkenin asıl amacı, yönetimde keyfiliği önleyerek, bireylerin geleceğe güvenle bakabildikleri bir sistem inşa etmektir.” http://www.tesev.org.tr/UD_OBJS/PDF/DEMP/Yargi%20Siyasa%20Raporu%201.pdf

[4]  Osman Can bir panelde şu tespiti yapıyor. “HSYK olmasaydı, 17 bin faili meçhul olmazdı… Birinci, ikinci ve üçüncü faili meçhuller işlendiğinde adliye aktörleri harekete geçse bu sayı 17 bin olmaz, 5 veya 6’da kalırdı.” http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1014678&title=osman-can-hsyk-olmasaydi-17-bin-faili-mechul-islenmezdi

[5]  http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-yucel-sayman-hsyk-sucun-daniskasini-isledi.htm

[6]  Düşükler 27 Mayısta yargılanan Adnan Menderes ve arkadaşları için kullanılan bir sıfattır.

[7]  http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=28.05.2010&y=TahaKivanc

[8]  Murat Aksoy’un söyleşisi, Yeni Şafak, 26 Nisan. İşte “rejim” diye savundukları bu!

[9]  Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası’yla kurulmuştur. Amacı Anayasa’da yazılı temel hak ve özgürlükleri korumak ve TBMM tarafından çıkarılan yasaların başvuru üzerine Anayasa’ya uygun olup olmadığını denetlemektir.

[10] Danıştay, idare ve vergi mahkemelerinin üzerinde bir temyiz mercii olarak yargı görevine devam etmektedir.

[11] Yargıtay; adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adlî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin, son inceleme yeridir. Kanunla belirtilen davalara ise ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar.

[12] Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), 13 Mayıs 1981 tarihinde kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nde adli ve idari hakim ve savcılarını mesleğe kabul etme, atama, nakletme, geçici yetki verme, yükselme ve birinci sınıfa ayrıma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme veya görevden uzaklaştırma işlemlerini yapan kurum. Başkanı Adalet Bakanı’dır.

[13] Eğer Anayasa Mahkemesi esasa girer ve böylece Anayasa’yı ihlal ederse, Anayasa’yı korumak Meclis’in görevidir” Osman Can

[14] Örneğin Ergenekon davasını engellemek için çeşitli girişimlerde bulundu.
“Birincisi, malum -Ergenekon yapılanmasının bir parçası olduğu artık iyice anlaşılan- Şemdinli Provokasyonu’nun aydınlanmasının önünü kesmekti. Teşebbüs, hükümetin de uzlaşması sonucu, davanın savcısı Ferhat Sarıkaya’nın başının yenmesiyle sonuçlandı. “İyi çocuklar” paçayı sıyırttı.
İkinci teşebbüs Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz ve JİTEM davalarına bakan bazı savcıların görevlerinden alınmasını hedefliyordu. Ama bu defa başaramadılar. Hükümet sıkı durdu. İki-üç gün süren krizin ardından savcılar yerinde kaldı.
Ve nihayet önceki gün, baskın bir kararla Erzincan’da yürütülmekte olan Ergenekon soruşturmasının savcılarını görevden alarak üçüncü teşebbüslerinde -şimdilik- başarıya ulaştılar. Böylece, bu soruşturmanın tutuklu sanığı Erzincan Başsavcısı Cihaner’i ve aynı soruşturma kapsamında ifadeye çağrılan Kolordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk’i en azından bir süreliğine korumaya almış oldular.” http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/93532-yuksek-yarginin-atagi-makalesi.aspx

[15] Ahmet Taşgetiren bu durumu şöyle dillendiriyor. “Yargı alanındaki sancı her zaman siyasetle bağlantılı olmuştur. Çünkü toplum talepleri siyasete yansımış, siyasetin bunu talep veya icra ile gündeme getirdiği durumlarda da, “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” mantığı içinde, halka mesaj vermek üzere siyaset terbiye edilmek istenmiştir. Kişilere verilen idam cezasının siyasetteki mukabili olarak parti kapatmaların Türkiye’de, askerî darbeler niteliğinde devrede olması, bu terbiye misyonunun sonucudur.  Yargı normalde, millet adına, milletin hukukunu korumak durumundadır, ama bizde bu iş, milleti yargılamaya kadar varabiliyor. Ve bunun nihai anlamda denetlemesi bulunmuyor. Kimi zaman “Halk yüzde 95 oy verse bile parti kapatabilme” imkanından söz edilmesi, Türkiye’de Halk – siyaset – Yargı denklemindeki sancının odak noktası olmaktadır.”

[16] “Taslak bu şekilde geçerse Türkiye’yi neler bekliyor?” sorusu karşısında HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek şöyle konuştu: “Kuvvetler ayrılığı ilkesi zedelenecektir. Eğer böyle geçerse orta direğin yıkılması demektir. Süreç diğer kuvvetleri denetleyen yargı aleyhine işliyorsa devletin temelinin, çatısının çökmesi demektir.” http://www.iktibasdergisi.com/news_detail.php?id=27

Check Also

İslam’a Göre Din-Devlet İlişkisi / Nuri YILMAZ

Din-devlet ilişkisini sağlıklı bir şekilde kurabilmek için çözüm bulması gereken ilk problem, “Din nedir?” sorusuna ...

İslami Camiada “Din-Devlet” Tartışmaları / Hamdi Tayfur

“Din ve devlet” başlığı altında çıkarttığımız yaz–2010 sayısının ardından İslami camiada bu konuda muhtelif tartışmalar ...

İslam Devletine Kim İhtiyaç Duyuyor? / Dr. Abdulvahhab el-Efendi

İslami Yorum için Çeviren: Fatih Peyma   Bu yazı el-Efendi’nin Türkçeye “Nasıl Bir devlet?” ismiyle ...