Zenginliğin Ardındaki Sefalet: Dubai / Celal Nadir

Print Friendly, PDF & Email

Zaman ve mekan değişse de insanlığın kaderi değişmiyor. Hep daha fazlasına sahip olma arzusu ve ihtirası kaçınılmaz olarak toplumu, ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen sınıflarına ayırıyor. Sınıflar arasındaki gelir ve imkan eşitsizliğini de artırdıkça artırıyor, iki sınıf arasındaki uçurumu derinleştirdikçe derinleştiriyor. Bu uçurumdan, kağıt üzerinde ve kitap sahifelerinde biten kölelik, en modern şekliyle, yeni yüzüyle, birçok yerde işçi-işveren, patron-işçi ilişkisi şeklinde yeniden hortluyor. Görünürde birileri birilerine iş imkanı oluşturuyor, istihdam yaratıyor. İşçinin hakları var. Çalışıp çalışmamak serbest, emeğinin karşılığı olarak belirlenen ücreti alıyor, istediği zaman işi bırakma hakkı da cabası. Görünmeyen kısımda ise mecburiyetler, mahkumiyetler, insanın emeğiyle, yeteneğiyle, potansiyeli ile sömürülmesi ve yaşadığı dramlar var.

Yeryüzüne egemen olan kapitalist sistem, mülkün belli ellere transferini gerçekleştirirken birçoklarını mülksüzleştirdi, yoksulluğa mahkum ve mecbur etti. Mülksüzleşen insanlara mülk sahiplerinin işini yapmaktan, fantezilerine hizmet etmekten, işçisi olarak çalışmaktan başka seçenek bırakmadı. İşçi-işveren ilişkisi güçlü (patronlar) tarafından belirlendi. Hem de bir sahip, bir efendi, bir tanrı psikolojisiyle. Onlar müstağniydi, işçiler muhtaç; onlar efendiydi, işçiler köle. Daha fazla servet sahibi olma arzusunun, gözlerini ve gönüllerini kârdan başka bir şey göremez hale getirdiği bu insanlar, çalışanları sadece “kâr etme” aracı olarak gördüler. Ve onlar üzerinden “daha fazla” taleplerini gerçekleştirmenin derdine düştüler. “Daha çok artı değer üretsin, daha çok kâr getirsin” …den ibaret bir bakış açısıyla hareket ettiler. Muhatabın durumu, hangi şartlarda çalıştığı hiç de umurlarında olmadı.

İnsanlığa yakıştıramadığımız bu durum, bu ilişki biçimi ne yazık ki çağımızın bir gerçeği. Bir insanın bile ellerinden imkanlar alınarak mecbur ve mahkum bırakılması, köleleştirilmesi vicdanları sızlatmaya yetecekken, bugün halklar bu durumda ve her gün daha zor, daha sınırlı şartlara zorlanıyorlar. Bu tabloda bizi daha da üzen şey ise muztazaflardan yana olan ve adaleti, sosyal adaleti bayraklaştıran İslam’ın müntesiplerinin de bu durumda olması.

Bu dinin peygamberi köleliğe, efendi-köle ilişkisine karşı duran ve köle azat etmeyi teşvik eden bir peygamberdi. Malın tekel haline gelmemesini öğütleyen, paylaşmayı, infak etmeyi, vermeyi teşvik eden bir peygamberdi. Zulme ve sömürüye karşı adalet sancağı açan ve sosyal adaleti önceleyen bir peygamberdi. Ne sarayları vardı, ne de lüks içinde yaşayan, lükse tamah eden bir yanı. Hem komşusunun aç yatmasına razı olmadı, hem gelir adaletsizliğine hizmet eden faiz, karaborsa, biriktirme gibi haksız kazanç yolarının önünü kesti. İnsanın metalaşmasının, nesneleşmesinin, araçlaştırılmasının ilk günden karşısında durdu. Allah’ın arzusu onun da arzusuydu.

“Biz ise istiyoruz ki mustazaflara lütfedelim. Onları önderler yapalım. Onları varisler kılalım.” (Kasas/5)

Bu peygamberin tabilerine ne kölelik yakışır ne de köleleştirmek. Ne varlıkta, zenginlikte şımarmak yakışır; ne de yoklukta zengine ram olmak. Ne muhtaçlıktan istifade etmek, düşene vurmak yakışır; ne de muhtaç olunca izzet ve onuru terk etmek. Onlara yakışan İslam olmak ve insan, izzet ve onurunu her daim korumaktır. Zulme karşı adalet için, efendi-köle ilişkisine ve onun tüm biçimlerine karşı insan için, mülkün ölçüsüzce paylaşımına sosyal adalet için ve hepsine Allah rızası için karşı durmaktır.

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahip) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nisâ/75)

***

Bize bu duyguları yeniden yaşatan ve bunları yeniden düşündüren, bir vesile ile yolumuzun Dubai’ye düşmesi oldu.

Arap Yarımadası’ndaki bir şehir, emirlik; Dubai. Birleşik Arap Emirlikleri’ni oluşturan yedi emirlikten bir tanesi. Başkent Abu Dabi emirliğinden sonra ülkede en söz sahibi, milli ekonomiye de yine Abu Dabi emirliğinden sonra en çok destek veren emirlik pozisyonunda (ülke içindeki payı %25).

Dubai’nin nüfusunun yaklaşık 2 milyona yakın olduğu tahmin ediliyor. Yerli halk, nüfusun sadece %10’unu oluşturuyor. Nüfusun geri kalanı (% 90’ı), başka ülkelerden çalışmaya gelen işçilerden veya iş yapmak için orada olan Batılı şirket temsilcilerinden oluşuyor. Şehrin halihazırda inşası bir taraftan devam etmekte olduğundan muazzam bir insan gücü ihtiyacı söz konusu. Buna yerli Arap halkın elit işler dışında işlerde çalışmaması eklenince, ortam tam anlamı ile emeğine ihtiyaç duyulan bir köle/işçi bölgesine dönüşüveriyor. Öyle ki sokaklarda, AVM’lerde yerli halktan insanlar ile çok az karşılaşıyorsunuz. Karşılaştıklarınız ise ya lüks arabalar içinde yoldan geçenler ya da alışverişe hizmetçileri ile gelmiş; kendisi önde hizmetçileri arkalarında kendilerini takip eden kadınlar.

Önceleri Dubai bir balıkçı kasabasıymış, yerli halk geçimini balıkçılık ve inci ticareti ile temin edermiş. Zaten sadece çölden oluşan ve denize kıyısı olan böylesi bir yerde başka da öyle bir şey yapılacak bir imkan mevcut değil. Ancak petrol buraya bir değer katmış, sonrasında da burasının bir serbest ticaret bölgesi ve turizm merkezi haline dönüştürülmesi bu değeri daha da arttırmış. Bu bakımdan petrol olduğu halde ekonomisi, tamamı ile petrole dayanmayan herhalde tek Arap bölgesidir. Esasen şunu kabul ve takdir etmek gerekiyor. Burayı yani çölün ortasını bir ticaret ve turizm merkezine dönüştüren akıl, muazzam bir akıl. Bu sayede şehir, petro-dolarlara bağımlılıktan kurtulup modern bir şehre, bir cazibe merkezine dönüşüvermiş. Bu durum oradaki yerli halka rüya(!) gibi bir yaşam imkanı oluşturmuş. Dünyevi her türlü imkana burada fazlası ile sahipler. Lüks araçlar, lüks evler, lüks oteller… Onların evleri bizim standartlarımızda birer malikane ya da saray. Şehir çölün ortasında bir vaha gibi, ihtişamlı ve etkileyici, hep “en”ler hakim. En yüksek binalar orada, en büyük alışveriş merkezleri, en lüks oteller ve en ihtişamlı binalar da. Başta hizmet olmak üzere her şeyin en lüksüne ulaşmak mümkün. Adeta çölde yaratılan bir cennet bahçesi.

Şehirde çoğunluğu oluşturan yabancı işçilerin durumu ise tam tersi; bu insanlar şehir merkezi dışında altı yedi kişinin bir arada kaldığı odalarda yaşıyorlar. Şehrin tüm yükünü taşımalarına, tüm pis işlerini yapmalarına rağmen karınlarını doyurmak ve gurbette olan ailelerine geçimlik temin etmek dışında hiçbir kazanımları yok. Geldikleri ülkelerdeki (Çin, Hindistan, Pakistan, Afganistan, Bangladeş gibi ülkeler) şartlar göz önünde bulundurulduğunda, bu bile büyük bir kazanım onlar için.

Bir mahkumiyet ve mecburiyet var. Dubaili Efendiler de bu durumu en iyi şekilde değerlendirmişler kendi adlarına. Bindiğimiz taksilerin şoförleri ile konuşuyoruz. Tablo net, günde 12 saat çalışan, senelik izni sadece 10 gün olan, bunun dışında sürekli çalışmaya mahkum bir insan var karşımızda. Sebep, ailelerinin kendi memleketlerinde aç kalmamaları. Bu nedenle var olana razılar ve çok da şikâyetçi değiller. “Aileleriniz niçin Dubai’de değil?” diye sorduğumuzda bunun nedenlerini şöyle özetliyorlar: Birincisi, hayat pahalı ve ailesi ile beraber orada yaşayacak kadar para kazanamıyorlar. Bu insanların bir yıllık kazançları, buralardaki sıradan otellerde bir haftalık tatil ücreti kadar bile değil. İkincisi, emirliğin yabancılara oturum izni vermemesi sebebi ile hiçbir sosyal hakları mevcut değil. Böyle olunca okul, ev, hastane kısacası her şey para ile. Oysa tüm bunlar yerli halka karşılıksız sunuluyor.

Dubai’de çalışan insanların ne sesleri, ne hakları var. Onlardan tek istenen köle gibi çalışmaları, kendilerine söylenenleri yapmaları, “işleri” bittiği zaman da paralarını alıp defolup gitmeleri. Her şeye rağmen bu insanlar, çok daha kötü şartlardan geldikleri için Dubai Emiri’ne duacılar. Zira açlıktan kurtulup karınlarını doyuracak imkana kavuşmuşlar. Ancak karşılaştıkları ezici muamelenin de farkındalar. Fakat yapabilecekleri bir şeyleri yok.

İnsani ilişkiler ve psikoloji; mülke, zenginlik ve servete göre şekillenir olmuş. Yerli halk sahip olduklarından dolayı ekabirleşirken, işçiler ezikleşmiş. İşçiler adam yerine konmuyor, muhatap alınmıyor, insanca muamele görmüyorlar. Bir emir kulu olarak görülüyorlar. Bu iki sınıf arasındaki uçurum ilişkilere o kadar etki etmiş ki, konuştuğumuz insanlar, yerli halkı kastederek onlarla konuşamazsınız bile diyorlar. Sizi muhatap bile almazlar.

Oysa Dubai, işçilerin omuzlarında karın tokluğuna yükselttiği lüks ve şatafatı dünyaya satıyor. Oraya giden insanlar, mimari olarak kenti Amerika’nın gökdelenleri ile meşhur şehirlerine benzetiyorlar. Hele bulunduğu coğrafya düşünüldüğünde insanlar burada böyle bir şehrin inşa edilmiş olmasını, hem şaşkınlıkla hem de hayranlıkla karşılıyorlar. Biz de burada meydana gelen bu değişime itiraz etme durumunda değiliz, zira yeryüzünün imarı bağlamında takdir edilebilecek bir gelişme. Ancak bu inşanın neler üzerine, ne pahasına yükseldiğini hatırladığımızda, ortaya çıkan zenginliğin paylaşımındaki adaletsizliği fark ettiğimizde ve buraları inşa eden insanların yaşam imkan ve şartlarını gördüğümüzde içimiz burkuluyor, yapılan anlamsızlaşıyor, değer mi/değiyor mu demekten kendimizi alamıyoruz. Birilerinin cennet hayatı yaşaması için illa birilerinin hayatının cehenneme mi dönüşmesi gerekiyor? Bunlar, insan kurban edilmeden, köle düzeneği kurulmadan yapılamaz mı? Sonuç karşısında feda edilen o kadar büyük ve değerli ki, ancak lüks ve zenginliğin kör ettiği gözler bunu görmüyor.

Her gökdelen bize; piramitleri, geçmişte firavunlar, kisralar, padişahlar, krallar için yapılan debdebeli sarayları, mezarları ve mabetleri hatırlattı. Dün nasıl bu ihtişamlı eserler, hiç değer verilmeyen kölelerin emek ve alın teri ile zor şartlar altında ortaya çıktı ise bugün de bütün debdebe ve şatafat, muhtaç insanların çelimsiz omuzlarında yükseliyor. Ve dün piramitleri yükseltenler gibi onların da hiçbir değeri yok.

Bu durumu fark edince, merhum Ali Şeriati’nin piramitler karşısındaki hisleriyle dolduk:

“Altısı küçük üçü büyük bu piramitlerin yapılması için sekiz yüz milyon taş kütlesini Assuan’dan Kahire’ye köleler taşımış. Sekiz yüz milyon taş kütlesi, içine mumyalanmış firavun cesetleri konması için 980 millik bir yerden getiriliyor… Yüz millerce uzaklıktan ağır taşları getiren bu otuz bin köleden bir günde yüzlercesi, bu ağır yükün altında eziliyormuş. Onların mezarları yok.

Rehberimden beni yalnız bırakmasını istedim. Sonra köle mezarlarının yanına varıp oturdum, bu hendeklere gömülen insanları öylesine yakın buluyordum ki kendime… Yeniden baktım piramitlere, bütün görkemli görünümlerine rağmen öylesine yabancı ve uzaktım ki onlara!

Bir başka deyişle tarih boyunca benden önce gelenlerin kemikleri üzerinde yükselen büyük medeniyet anıtlarına karşı korkunç bir nefret duydum.”

Firavunların, Kisraların insanı köleleştiren her kim varsa bu yaptıkları yanlış bir kere. Ve bunu bize hatırlatan piramit, mabet, saray, gökdelen, Avm, lüks, israf ne varsa karşısında hüzne kapılmamamız mümkün de değil. Bunun, İslam gibi insana değer veren ve adaleti/sosyal adaleti önceleyen bir dinin yeşerdiği ve hala İslam iddiasının geçerli olduğu bu topraklarda gerçekleşiyor olması, daha da hüznümüzü arttıran bir durum. Bu tabloyla insanlara, İslam ve Müslümanlar adına hangi mesajı vermiş oluruz? Verdiğimiz mesaj insanlık adına, hayır adına neyi ihtiva ediyor? Ben bir şey bulamadım… Tam tersine örnek olması, insana değer vermesi, paylaşmayı bilmesi, insanlığın dertlerine çözümler üretmesi, hak ve adaletin peşinde olması gerekenlerin; piramitlerini inşa etme derdinde olmaları, en yüksek binayı yapma, en lükse talip olma çabası içine girmeleri üzüntümüzü arttırmaktan başka bir sonuç ortaya çıkarmıyor.

Yeryüzünde sayısız nimet varken ve bunlar herkese yetecek kadar çokken böylesine yıkıcı düzenler inşa etmek zorunda mıyız?

Müreffeh bir hayata ulaşmak için insanın köleliğinden başka yolu yok mu?

Birileri zenginleşirken illa birilerinin yoksullaşması mı gerekiyor?

Ya da illa birilerini mahkum ve mecbur, sonra da köleleştirecek kadar zengin olmak zorunda mıyız?

Daha adil bir paylaşım ve daha insani, daha yaşanır bir dünya mümkün değil mi?

Bizce mümkün.

Bunun için gözü tok, kanaatkar, paylaşan, paylaşmayı bilen insanlara ihtiyaç var. Başkalarının mutsuzluğunda saadet aramayan, başkalarının yoksulluğunu kendi zenginliğine çevirmeyen, başkalarının muhtaçlığını ve mecburiyetini fırsat olarak görmeyen örneklikler gerekli. Komşusu açken tok yatmaktan rahatsız olan bir duyarlılık ortaya çıkmalı. İnanıyoruz ki bu, insana zor da değil, zira insani olan ve insanın fıtratında var olan budur. İhtiyacımız olan da.

Kulelerden önce duyarlılıkların yükseldiği,

Bencilliğin paylaşıma yenildiği,

İnsanın yüksek kulelerden daha değerli olduğu,

İnsanın madde için değil, maddenin insan için feda edildiği,

Güçlünün zayıfı daha da zayıflatmayıp elinden tutarak destek olduğu günlerin bir an önce gelmesi,

Ve buna da Müslümanların titreyip kendilerine gelerek ön ayak olmaları dileğiyle.

Check Also

Müslümanların Toplumsal Yapılanmalarının Trajik Serencamı Otoriter Düşünce ile Baskıcı Yapılar Arasındaki İlişki Üzerine / Mehmet Yaşar SOYALAN

GİRİŞ Bir önceki sayıda “İslamcılık”ın, sorunlarının bugüne özgü olmadığını, doğasından kaynaklandığını ve kadim bir özelliğe ...

İslami Mücadele ya da Yola Koyulmadan Uçuruma Düşmek / Ali ÖNER

“Nadanlar eder sohbet-i nadanla telezzüz Divanelerin hemdemi divane gerektir.” Ziya Paşa Havada bir sis bulutu ...

İslamcılık ve Laiklik (Ayrılma ve Buluşma Noktaları) / Prof. Dr. Hasan HANEFİ

Çeviren: Dr. Ramazan YILDIRIM   KELAM ARAŞTIRMALARI DERGİSİ’nden alıntılanmıştır.   Metot Farklılığı İslamcıların (selefîlerin) kullanmış ...